Bağdat’ın Fethi

Kırk Günlük Metris Kuşatması ve Şehrin Safevîlerden Geri Alınışı
Tuğla surlu bir şehrin önünde zikzak çizerek ilerleyen metris hendeğini ve sur hattı boyunca dizilmiş topları gösteren temsilî tarih kitabı çizimi

Bağdat’ın Fethi, IV. Murad’ın 8 Mayıs 1638’de İstanbul’dan hareket ederek bizzat yönettiği ikinci büyük doğu seferinin sonucudur. Şehir 1623’ten beri Safevîlerin elindeydi ve iki büyük Osmanlı kuşatması 1626 ile 1630’da sonuçsuz kalmıştı. Ordu Kasım 1638’de Bağdat önüne geldi; kırk gün süren metris kuşatmasının ardından kale kumandanı Bektaş Han 24 Aralık 1638’de teslim kararı aldı. Teslim sırasında yeniden başlayan çarpışma ve sonrasında yaşananlar kaynaklarda farklı anlatılır; bir kısmı sınırlı bir çatışmadan, bir kısmı geniş çaplı bir kıyımdan söz eder. Fetih, altı ay sonra imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması’nın zeminini kurdu.

Bağdat’ın Fethi neden önemliydi?

Bağdat’ın Fethi, IV. Murad’ın 1638’de bizzat yönettiği seferle şehrin Safevî hâkimiyetinden çıkarılmasıdır. Bu, Osmanlı Devleti’nin Bağdat’ı ilk alışı değildir: şehir 1534’te Kanûnî Sultan Süleyman devrinde Osmanlı idaresine girmiş, 1623’te Şah I. Abbas tarafından ele geçirilmişti. 1638 seferi bir fetihten çok bir geri alıştır; buna rağmen Osmanlı kaynaklarında ve sonraki dilde “fetih” olarak yerleşmiştir.

Şehrin ağırlığı yalnız sembolik değildi. Bağdat, Dicle üzerindeki konumuyla Basra körfezine inen ticaret ve haberleşme hattının düğüm noktasıdır; ayrıca İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe ve Abdülkādir-i Geylânî türbeleriyle Sünnî dünyanın önemli ziyaret merkezlerinden biridir. Yusuf Halaçoğlu’nun TDV “Bağdat” maddesinde kaydettiğine göre 1623 işgalinden sonra bu türbeler tahrip edilmiş, cami ve medreseler ahır hâline getirilmişti. Şehrin geri alınması bu yüzden aynı anda hem stratejik hem de mezhebî-meşruiyet meselesiydi.

Fethin asıl tarihsel sonucu ise altı ay sonra imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması’dır. Bağdat elde tutulmasaydı, Irak’ın Osmanlı, Azerbaycan’ın Safevî tarafında kalmasını esas alan o düzenleme mümkün olmazdı. Revan Seferi’nde alınan kalenin bir yıl içinde kaybedilmesine karşılık Bağdat 1638’den sonra iki yüz yıldan uzun süre Osmanlı idaresinde kaldı; iki seferin sonuçları arasındaki bu fark, olayın kendisi kadar açıklanmaya muhtaçtır.

Kısa cevaplarla Bağdat’ın Fethi

  • Tarih: Sefere çıkış 23 Zilhicce 1047 (8 Mayıs 1638); teslim kararı 17 Şâban 1048 (24 Aralık 1638 Cuma).
  • Kuşatma: Ordu 7 Receb 1048’de (14 Kasım 1638) Kâzımiye civarına vardı; kuşatma yaklaşık kırk gün sürdü.
  • Yer: Bağdat, Dicle nehri kıyısı; ordugâh İmâm-ı Âzam Türbesi karşısında.
  • Taraflar: IV. Murad komutasındaki Osmanlı ordusu ile Şah Safî’nin Safevî Devleti.
  • Osmanlı tarafında: Sadrazam Tayyar Mehmed Paşa kuşatmada şehid oldu; yerine Kaptanıderyâ Kemankeş Kara Mustafa Paşa getirildi.
  • Kale kumandanı: Bektaş Han; teslim kararını alıp padişahın huzuruna kabul edildi.
  • Tartışmalı nokta: Teslim sonrası yaşananlar. Kaynaklar sınırlı bir çatışma ile geniş çaplı bir kıyım arasında ayrışır; güvenilir bir kayıp rakamı yoktur.
  • Sonuç: Bağdat Osmanlı idaresine döndü; 1639 Kasr-ı Şirin Antlaşması bunu tanıdı.
  • Sık yapılan hata: 1638’i Bağdat’ın ilk fethi sanmak. İlk fetih 1534’te, Kanûnî devrindedir.

1623’ten 1638’e: iki başarısız kuşatmanın hikâyesi

Bağdat’ın 1623’te kaybı bir meydan savaşının sonucu değil, mahallî bir isyanın dış müdahaleye kapı açmasının sonucudur. Halaçoğlu’nun anlatımına göre yeniçeri zâbiti Bekir Subaşı ile azebler ağası Mehmed Kanber arasındaki nüfuz mücadelesi şehirdeki otoriteyi çökertti; Bekir Subaşı bir ara Şah Abbas’la ilişki kurdu, sonra Osmanlı tarafından beylerbeyi tayin edilerek İran taraftarlarını şehirden kovdu. Aldatıldığını anlayan Şah Abbas 1623 Temmuzunda şehri kuşattı; üç aylık ablukada kıtlık baş gösterdi ve Bekir Subaşı’nın ölümünden sonra oğlu Derviş Mehmed iç kaleyi 28 Kasım 1623’te Safevîlere teslim etti.

Osmanlı Devleti şehri geri almak için iki büyük teşebbüste bulundu. Hâfız Ahmed Paşa 13 Kasım 1625’ten 3 Temmuz 1626’ya kadar Bağdat’ı kuşattı; Halaçoğlu, İranlıların şehri tam teslim edeceği sırada Osmanlı ordusunda çıkan hastalık ve yorgunluğun bunu engellediğini kaydeder. İkinci teşebbüs Sadrazam Boşnak Hüsrev Paşa’ya aittir: 6 Ekim 1630’da başlayan kuşatma, huruç hareketleri ve genel saldırılardaki ağır kayıplar üzerine 14 Kasım’da kaldırıldı.

Bu iki başarısızlık, seferin niçin padişahın bizzat yönetimine bırakıldığını açıklar. Serdarların kuşatmayı sürdürebilmek için ihtiyaç duyduğu kaynak ve otorite, ancak padişahın ordugâhta bulunmasıyla sağlanabiliyordu. Aynı zamanda, kuşatmanın kırk gün gibi bir süreyi aşamamasının nedeni de yalnız irade eksikliği değildi: kış bastırmadan sonuç alınamayan bir kuşatma, ikmal hattı Musul’a bağlı bir ordu için kendiliğinden kalkmak zorundaydı.

Sefer kararı ve yürüyüş

Revan’ın 1636’da yeniden kaybedilmesinden sonra Şah Safî barış için İstanbul’a elçi Maksud Han’ı gönderdi. IV. Murad elçiyi huzuruna kabul etmedi ve nâmenin cevabının Bağdat’ta verileceğini bildirerek yeni bir sefer hazırlığına girişti. Sefere çıkmadan önce, kendisi için tehlikeli gördüğü kardeşi Şehzade Kasım’ı idam ettirdi; bu, 1635’te Revan dönüşünde iki kardeşinin öldürülmesinden sonra hânedan içindeki üçüncü tasfiyeydi.

Ordu 23 Zilhicce 1047’de (8 Mayıs 1638) hareket etti. Padişahın yanında Şeyhülislâm Zekeriyyâzâde Yahyâ Efendi ile Kaptanıderyâ Kemankeş Kara Mustafa Paşa bulunuyordu. Güzergâh Ereğli, Adana, İskenderun, Halep, Ayıntab, Birecik ve Urfa üzerinden Musul’a uzandı; yol boyunca eyalet kuvvetleri katıldıkça ordu büyüdü. Cülâb menzilinde Sadrazam Bayram Paşa vefat edince sadârete Musul valisi Tayyar Mehmed Paşa tayin edildi. Ordu 28 Cemâziyelâhir 1048’de (6 Kasım 1638) Musul’a ulaştı.

Bu yürüyüşün süresi tek başına bir askerî gerçeği anlatır: İstanbul’dan Bağdat’a altı ay. Rhoads Murphey’in gösterdiği gibi erken modern Osmanlı seferlerinde asıl kısıt muharebe kapasitesi değil, menzil sistemiyle taşınabilen erzak ve yem miktarıdır. Bir kuşatmanın kaç gün sürdürülebileceğini belirleyen de büyük ölçüde budur.

Kuşatma: metris sürerek ilerlemek

Ordu 7 Receb 1048’de (14 Kasım 1638) İmam Mûsâ Türbesi (Kâzımiye) civarına vardı; padişah ertesi gün İmâm-ı Âzam Türbesi (Âzamiye) karşısındaki otağına indi. Ziya Yılmazer’in kaydına göre IV. Murad kuşatmanın bütün safhalarını yakından takip etti ve zaman zaman metrislere kadar gitti.

Kuşatmanın on dördüncü gününde umumi bir hücum kararlaştırıldı, fakat müdafilerin sur içinde de metris hazırladığı şayiası bundan vazgeçirdi. Bunun üzerine şehrin “metris sürmek suretiyle” zaptı uygun görüldü. Bu teknik tercih önemlidir: metris, sura doğru zikzak çizerek kazılan siperli yaklaşma hendeğidir; savunanın ateşine açık kalmadan lağım ve batarya mevzilerinin sur dibine taşınmasını sağlar. Sonuç, hızlı bir baskın yerine haftalarca süren, kazma kürek ve topçu ağırlıklı bir yıpratma kuşatmasıdır. Kırk günlük sürenin açıklaması da budur.

Kuşatmanın en ağır kaybı Osmanlı tarafında sadrazamdır. Bir gün önce yürüyüşe kalkışmadığı için padişah tarafından azarlanan Tayyar Mehmed Paşa, ertesi gün karşısındaki kuleleri ele geçirip serdengeçtilerin başında savaşa girdiği sırada alnına isabet eden bir kurşunla öldü. Yerine Kemankeş Kara Mustafa Paşa sadrazam tayin edildi; barış görüşmelerini yürütecek olan da odur.

Teslim ve sonrasında yaşananlar: iki anlatı

Yılmazer’in verdiği tarihe göre 17 Şâban 1048’de (24 Aralık 1638 Cuma) kale kumandanı Bektaş Han Bağdat’ı teslime karar verdi ve merasimle padişahın huzuruna kabul edildi. IV. Murad kalenin teslimini istedi; müdafaada bulunan askerlerin kendi yanında kalma veya şahın yanına gitme hususunda serbest olduklarını bildirdi. Bu şartlar, Revan’da uygulanan ılımlı teslim çerçevesinin tekrarıdır.

Birinci anlatı — TDV maddesinin verdiği çerçeve. Yılmazer’e göre teslim kararından sonra, henüz şehirdeki İranlıların Osmanlıların elindeki kulelerin altına lağım yerleştirmekte olduğu haberi yayılınca çarpışma yeniden başladı; bir gün bir gece süren bu çatışmanın ardından birçok İranlı yakalandı, hanları hapsedildi, diğerlerinden pek çoğu öldürüldü. Bu anlatıda olay, teslim şartlarının bozulduğu şüphesiyle yeniden alevlenen bir muharebedir ve kurbanlar esas olarak garnizon mensuplarıdır.

İkinci anlatı — geniş çaplı kıyım rivayeti. Bir kısım Safevî ve Avrupalı çağdaş anlatı ile sonraki popüler tarih yazımı, teslimden sonra garnizonun ve şehir halkının bir bölümünün planlı biçimde kılıçtan geçirildiğini aktarır; bu anlatıda olay bir çatışmanın uzaması değil, bir cezalandırmadır. Bu rivayette dolaşan kurban rakamları on binlerle ifade edilir.

Bu iki anlatı arasında hüküm vermek için elimizde yeterli belge yoktur ve bu sayfada bir rakam verilmemesi bilinçli bir tercihtir. Popüler metinlerde tekrarlanan yekûnların hiçbiri bir sayıma, bir tahrir kaydına veya birbirinden bağımsız iki tanıklığa dayanmaz. Kuşatma sonrası kayıplarda çatışma ölümleri, esirler, salgın ve kaçış birbirinden ayrılamaz. Söylenebilecek olan şudur: teslim sonrasında ciddi bir kıyım yaşandığı kaynakların ortak noktasıdır; ölçeği ve kasıt derecesi ise tartışmalıdır. Bağdat’ın 1623’teki düşüşünde Sünnî halka yönelik zulüm ve katliamın kaydedildiği hatırlanırsa, iki tarafın anlatılarının birbirini aynalayan bir şiddet hafızası ürettiği de görülür.

Fetihten sonra: onarım ve idare

IV. Murad fethin ardından kalenin, İmâm-ı Âzam ve Abdülkādir Geylânî türbelerinin tamiriyle meşgul oldu; İmâm-ı Âzam Türbesi’ni ziyaret etti ve Kâzımiye civarına geçti. Halaçoğlu, kuşatma sırasında şehrin büyük ölçüde harap olduğunu, padişahın binaları onarttığını, Dicle’ye set inşa ettirdiğini ve bazı mahallelere su getirttiğini kaydeder. Bu onarım programı yalnız imar değil, mezhebî bir mesaj taşıyordu: 1623’te tahrip edilen ziyaret merkezlerinin yeniden ayağa kaldırılması, seferin dinî meşruiyetini görünür kılıyordu.

Padişah Bağdat’ta yaklaşık iki ay kaldı, beylerbeyiliğe Küçük Hasan Paşa’yı getirdi ve sadrazamı şehirde bırakarak 12 Ramazan 1048’de (17 Ocak 1639) İstanbul’a doğru hareket etti. Kaynaklar, İsfahan’a kadar ilerleme tasavvurunun bu defa da gerçekleşmemesini ve barış meselesinin halli işinin Kemankeş Mustafa Paşa’ya bırakılmasını padişahın hastalığına bağlar. Dönüş yolunda Diyarbekir’de yetmiş bir gün kalmak zorunda kaldı; İstanbul’a ancak 8 Safer 1049’da (10 Haziran 1639) ulaştı.

Tarih kaynakları neden farklı gün veriyor?

Bağdat’ın alınış tarihi için kaynaklarda iki farklı kayıt dolaşır. Halaçoğlu’nun TDV maddesi kuşatmanın 15 Ekim 1638’de başlayıp kırk gün sürdüğünü yazar. Yılmazer’in maddesi ise ordunun Kâzımiye’ye 7 Receb 1048’de (14 Kasım 1638) vardığını, teslim kararının 17 Şâban 1048’de (24 Aralık 1638 Cuma) alındığını hicrî karşılıklarıyla birlikte verir. İkinci kayıt kendi içinde tutarlıdır: 15 Kasım’da başlayan bir kuşatma kırk gün sonra 24 Aralık’ta biter. Bu sayfada, hicrî tarihleri de verilen ve gün adıyla (Cuma) doğrulanabilen ikinci kayıt esas alınmış, birinci kayıt burada açıkça belirtilmiştir.

Bazı eserlerde şehrin düşüşü 25 Aralık olarak da gösterilir. Bunun sebebi, teslim kararının alındığı gün ile şehrin fiilen Osmanlı denetimine geçtiği günün — araya giren bir gün bir gecelik çatışma yüzünden — birbirinden ayrılmasıdır. İki tarih arasındaki fark bir çelişki değil, aynı olayın iki farklı anına verilen addır.

Fethin sonuçları

Kısa vadede fetih, on beş yıllık bir kaybı telafi etti ve doğu cephesinde Osmanlı üstünlüğünü yeniden kurdu. Musul’a varıldığında padişah, İran şahına eskiden beri Osmanlı Devleti’ne ait toprakların iadesini ve her yıl hediye gönderilmesini isteyen sert bir mektup gönderdi; ancak nihaî antlaşma bu azamî taleplerle değil, karşılıklı statüko kabulüyle sonuçlanacaktı.

Orta vadede Bağdat, Osmanlı Irak eyalet düzeninin merkezi olarak yeniden kuruldu. On sekizinci yüzyılda Eyüplü Hasan Paşa ve oğlu Ahmed Paşa dönemlerinde şehirde İstanbul saray teşkilatına benzer bir yerel yönetim geleneği oluştu. Nâdir Şah’ın 1733 ve 1743’teki kuşatmaları da şehri Osmanlı elinden alamadı; 1746’da imzalanan Osmanlı-İran antlaşmasında Bağdat yine Osmanlılarda kaldı.

Uzun vadede ise 1638 seferinin en kalıcı sonucu bir savaş değil, bir sınırdır. Fetih olmasaydı 1639’da Zühâb’da imzalanan antlaşma bugünkü Türkiye-İran ve Irak-İran sınırının esasını kuran metin hâline gelemezdi. IV. Murad’ın Sultanahmet Camii hazîresindeki babasının türbesine defnedildiği 1640’ta doğu cephesi kapanmış, devletin askerî ağırlığı yeniden batıya kaymıştı; Köprülü Mehmed Paşa’nın 1656’dan sonraki toparlanma programı bu yeni denge üzerine kuruldu.

Sık sorulan sorular

Bağdat ne zaman fethedildi?

IV. Murad’ın seferinde, 17 Şâban 1048 (24 Aralık 1638) günü kale kumandanı Bektaş Han’ın teslim kararıyla. Bazı eserler şehrin fiilen ele geçirilişini 25 Aralık olarak verir.

Bağdat daha önce Osmanlı toprağı mıydı?

Evet. Şehir 1534’te Kanûnî Sultan Süleyman devrinde Osmanlı idaresine girmiş, 1623’te Şah I. Abbas tarafından alınmıştı. 1638 bir geri alıştır.

Kuşatma ne kadar sürdü?

Yaklaşık kırk gün. Ordu 14 Kasım 1638’de Bağdat civarına vardı, teslim kararı 24 Aralık’ta alındı.

Kuşatma sonrasında katliam yapıldı mı?

Kaynaklar ayrışır. TDV maddesi teslim sonrasında lağım şüphesiyle yeniden başlayan bir gün bir gecelik çarpışmayı ve ardından pek çok İranlının öldürüldüğünü kaydeder. Başka anlatılar planlı ve geniş çaplı bir kıyım tarif eder. Güvenilir bir kurban rakamı yoktur; bu sayfada kasten rakam verilmemiştir.

Seferde hangi sadrazam öldü?

Tayyar Mehmed Paşa, kuşatma sırasında serdengeçtilerin başında savaşırken alnına isabet eden bir kurşunla öldü. Yerine Kemankeş Kara Mustafa Paşa getirildi.

Metris ne demektir?

Sura doğru zikzak çizerek kazılan siperli yaklaşma hendeğidir. Savunanın ateşine açık kalmadan top ve lağım mevzilerini sur dibine taşımayı sağlar; bu yüzden kuşatma haftalarca sürer.

Bağdat fethinden sonra ne kadar Osmanlı elinde kaldı?

1638’den Birinci Dünya Savaşı’na kadar, Nâdir Şah’ın 1733 ve 1743 kuşatmaları da dâhil bütün teşebbüslere rağmen Osmanlı idaresinde kaldı.

Kaynakça

  1. Ziya Yılmazer, “Murad IV” maddesi, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 31, Ankara 2020, s. 177–183.
  2. Yusuf Halaçoğlu, “Bağdat” maddesi, II. Osmanlı Dönemi, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 4, İstanbul 1991, s. 433–437.
  3. Salih Muhammedoğlu Aliyev, “İran” maddesi, V. Osmanlı-İran Münasebetleri, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 22, İstanbul 2000, s. 405–409.
  4. Topçular Kâtibi Abdülkādir (Kadrî) Efendi, Târih, nşr. Ziya Yılmazer, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2003. Çağdaş Osmanlı kroniği.
  5. Kâtib Çelebi, Fezleke, nşr. Zeynep Aycibin, İstanbul 2016. Çağdaş Osmanlı kaynağı.
  6. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c. III/1, Türk Tarih Kurumu, Ankara (IV. Murad devri ve Bağdat seferi bölümleri).
  7. Rhoads Murphey, Ottoman Warfare, 1500–1700, UCL Press, Londra 1999 (kuşatma tekniği, metris ve sefer lojistiği için).
  8. Bekir Kütükoğlu, Osmanlı-İran Siyâsî Münâsebetleri, İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul 1993.
  9. Rudi Matthee, Persia in Crisis: Safavid Decline and the Fall of Isfahan, I. B. Tauris, Londra 2012 (Safevî tarafının bakışı için).
Diğer isimleri: Bağdat Seferi, Bağdat Kuşatması, IV. Murad’ın ikinci İran seferi