Kısa tanım ve önemi
Sultanahmet Camii, Sultan I. Ahmed’in emriyle, dönemin hassa başmimarı Sedefkâr Mehmed Ağa tarafından İstanbul’da eski Hipodrom alanının, yani Atmeydanı’nın güneydoğu kenarında inşa edilen cami ve külliyedir. İnşaata 1018 (1609) yılında başlanmış, cami 1025’te (1616) ibadete açılmış, bütün mefruşatıyla 1026’da (1617) tamamlanmıştır; medrese, dârüşşifâ ve imaret gibi birimlerin bitişiyle külliyenin tamamlanması 1029’u (1620) bulmuştur.
Yapının Osmanlı mimarlık tarihindeki yeri iki nedenle ayrıcalıklıdır. Birincisi, klasik dönemin merkezî planlı büyük selâtin camii şemasının ulaştığı en geniş mekân çözümünü barındırmasıdır. İkincisi, altı minareli düzenlemesiyle Osmanlı mimarisinde o güne kadar denenmemiş bir kararı uygulamış olmasıdır. Bu iki özellik, camiyi hem bir mimari doruk hem de bir hükümdar iddiasının taşa dökülmüş hâli olarak okumaya imkân verir.
Adı, konumu ve şehirdeki yeri
Yapı kaynaklarda “Sultan Ahmed Camii”, çevresindeki birimlerle birlikte ise “Sultan Ahmed Camii ve Külliyesi” olarak geçer. Türkçe’de yaygınlaşan “Sultanahmet Camii” biçimi, semte de adını veren bu kullanımdan gelir. Batı dillerinde iç mekânındaki mavi ağırlıklı çini programı sebebiyle yerleşen “Mavi Cami” adlandırması Osmanlı kaynaklarında bulunmaz; sonradan doğmuş bir turizm adıdır.
Külliye, simetrik bir şemaya göre değil; arazinin eğimi, arsa sınırları ve Atmeydanı’ndaki eski anıtlar gözetilerek serbest bir düzende yerleştirilmiştir. Cami ile ona güneydoğu köşesinden bitişen hünkâr kasrı geniş bir dış avlunun içindedir. Avlunun güneyinde boydan boya uzanan arasta, odalar, hamam, sebil ve çeşme; doğusunda sıbyan mektebi ile onun kuzeyinde medrese; kuzeydoğu köşesinde ayrı bir çevre duvarı içinde dârülkurrâ ve türbe bulunur. Meydanın Marmara yönündeki ucunda, Hipodrom’un eski sphendone duvarı üzerine oturtulmuş bir teras üzerinde dârüşşifâ ve imaret yapıları yer alıyordu. Bu serbest yerleşim, tek bir geometrik şemanın değil, mevcut şehir dokusunun belirlediği bir tasarım anlayışını gösterir.
Banisi ve yapım kararı
Camiyi yaptıran I. Ahmed, tahta on dört yaşında çıkmış ve yirmi yedi yaşında ölmüştür. Selefleri gibi büyük bir sefer zaferi bulunmayan bir padişahın başkentin en görünür noktasına selâtin camii yaptırması, dönemin siyasî ortamıyla birlikte değerlendirilmelidir: 1590’lardan itibaren süren uzun İran ve Habsburg savaşları, Anadolu’daki Celâlî hareketleri ve malî sıkıntılar, hükümdarlık meşruiyetinin askerî başarı dışındaki yollarla da görünür kılınmasını gerektirmiştir. Yapının imparatorluk merasim alanı olan Atmeydanı’na, üstelik Ayasofya’nın tam karşısına konumlandırılması bu okumayı destekler. Bununla birlikte, banisinin niyetine dair kaynaklarda açık bir ifade bulunmadığından bu bir yorumdur; çağdaş bir belgeye dayanan kesin bir hüküm olarak sunulamaz.
Mimarı ve inşa süreci
Külliyenin mimarı, 11 Ekim 1606’da hassa mimarbaşılığına getirilen Sedefkâr Mehmed Ağa’dır. Kendisi Mimar Sinan’ın yetiştirdiği mimarlar kuşağındandır; bu yüzden yapı, Sinan’ın geliştirdiği mekân çözümlerinin doğrudan bir devamı sayılır. Mehmed Ağa’nın arkadaşı Câfer Efendi’nin 1023’te (1614) yazdığı Risâle-i Mi‘mâriyye, hem mimarın hayatı hem de inşaat süreci için çağdaş bir kaynaktır; Osmanlı mimarlığında bir mimarın hayatını konu alan bilinen tek sistemli metindir. Bu metnin bir mimarın yakın çevresinde ve onu övmek amacıyla yazıldığı, dolayısıyla değerlendirmelerinin tarafsız bir kayıt gibi okunamayacağı gözden kaçırılmamalıdır.
Caminin planı ve örtü sistemi
Cami, 64 × 72 metre ölçülerinde kareye yakın bir alanı kaplar. Beş metre çapındaki dört büyük filayağı üzerine oturan sivri kemerler, pandantiflerle geçilen ve içten yaklaşık 22,40 metre çapında olan ana kubbeyi taşır. Bu kubbe dört yönde birer yarım kubbeyle genişletilmiştir. Yarım kubbeler mihrap yönünde iki, diğer yönlerde üçer eksedra ile bir kademe daha açılır. Aynı şema daha önce Mimar Sinan tarafından Şehzade Camii’nde ikişer eksedra ile uygulanmıştı; Sultanahmet’te eksedra sayısının üçe çıkarılması, dört yarım kubbeli merkezî mekân tipinin ulaşabileceği en geniş çözümü verir.
Köşelerde oluşan kare birimlerin üzeri küçük kubbelerle örtülerek üst örtü dörtgen bir şemaya tamamlanmıştır. Dört büyük paye, dışarıda sekizgen gövdeli ve sivri kubbeli ağırlık kuleleri hâlinde yükselir; bu kuleler, ana kubbe eteğindeki payanda kemerleriyle birlikte kubbenin yanal itmesini karşılar. Yapının aydınlatması altı sıra hâlinde düzenlenmiş pencerelerle sağlanır: alttaki iki sıra dikdörtgen açıklıklı ve mermer sövelidir, üstteki sıralar sivri ve yuvarlak kemerlidir.
Revaklı avlu ve son cemaat yeri
Caminin kuzeyindeki revaklı avlu, harimden biraz daha büyüktür. Mukarnaslı başlıklı yirmi altı sütunun taşıdığı sivri kemerli revaklarda otuz birim bulunur ve hepsinin üzeri kubbeyle örtülüdür; bunlardan dokuzu son cemaat yerini oluşturur. Avlunun üç yönündeki taçkapılar, küfeki taşı beden duvarlarından mermer malzemeyle ayrılır; kuzey kapısı mukarnaslı yaşmağı ve yüksek kasnaklı kubbesiyle diğerlerinden farklıdır. Avlunun ortasındaki altıgen planlı, kubbeli ve fıskiyeli yapı görünüş itibarıyla bir şadırvanı andırsa da tek bir su tahliye musluğu bulunduğu için abdest alma düzeni olarak tasarlanmamıştır; abdest muslukları avlunun yan cephelerindeki alt revaklarda yer alır. Yan cephelerdeki üst galeriler, kurşun kaplı bir sundurmayla örtülerek yüksek avlu duvarlarına hareket kazandırmıştır.
Mihrap cephesindeki kot farkı sebebiyle caminin altında boydan boya tonozlu bir mekân oluşmuştur. Dikdörtgen açıklıklı ve mermer sövelidir; dışa açılan mazgalları vardır. Bu mekânın muhtemelen camiye gelen padişahın ve maiyetinin hayvanları için ahır olarak kullanıldığı düşünülmektedir. Bugün Vakıflar Halı ve Kilim Müzesi’nin bir bölümü olarak hizmet vermektedir.
Altı minare ve popüler rivayet
Küfeki taşıyla örülmüş altı minarenin dördü harimin köşelerinde, ikisi revaklı avlunun kuzey köşelerindedir. Harim köşesindekiler üçer, avlu köşesindekiler ikişer şerefelidir; toplam şerefe sayısı on altıdır. Bu düzenleme, TDV İslâm Ansiklopedisi’nin ifadesiyle “o zamana kadar denenmemiş” bir tercihtir.
Altı minare çevresinde Türkçe’de çok yaygın iki anlatı dolaşır. Birincisine göre padişah “altın minare” istemiş, mimar bunu “altı minare” diye duymuştur. İkincisine göre, o tarihte altı minaresi bulunan tek mabet Mekke’deki Mescid-i Harâm olduğu için mesele, Kâbe’ye yedinci bir minare yaptırılarak çözülmüştür. Bu anlatıların ikisi de popüler rivayettir. Yapıyı ayrıntılı biçimde ele alan TDV maddesi bu hikâyelerden hiç söz etmez; çağdaş kaynak olan Risâle-i Mi‘mâriyye ile mimarlık tarihi literatürü de bunları kaydetmez. Mescid-i Harâm’ın minare sayısındaki artışlar ise Abbâsî döneminden başlayarak yüzyıllar içinde ayrı ayrı belgelenmiştir; TDV’nin “Mescid-i Harâm” maddesi yedi minarenin varlığını IV. Mehmed dönemindeki onarım vesilesiyle anar ve bu artışı İstanbul’daki cami ile hiçbir biçimde ilişkilendirmez. Kısacası rivayet, tarihsel olarak denetlenebilir bir kayda değil, sonradan doğmuş bir halk anlatısına dayanır ve bu sayfada ancak “rivayet” olarak anılmaktadır.
Tarihçi açısından asıl soru, hikâyenin doğruluğu değil, altı minarenin ne anlama geldiğidir. Selâtin camilerinde minare sayısı hükümdarlık alametlerinden biriydi ve dörtten fazlasına çıkılmamıştı. Sayının altıya çıkarılması, bu alametler dilinde bilinçli bir yükseltmedir; fakat bu kararın gerekçesini açıklayan çağdaş bir belge bilinmediğinden, niyetin ne olduğu kaynaklarla kesinleştirilemez.
Çini, hat ve kalem işi programı
Alt sıra pencerelerin üstünden üçüncü sıra pencerelerin altına kadar duvar yüzeyleri çinilerle kaplanmıştır. İznik ve Kütahya atölyelerinden gelen bu çinilerin sayısı yirmi bir bini aşar ve ellinin üzerinde farklı kompozisyon içerir. Çoğunluğu natüralist bitkisel desenlidir ve sır altı tekniğiyle yapılmıştır; 16. yüzyılın ikinci yarısı ile 17. yüzyılın ilk çeyreğine tarihlenirler. Aynı yapıda iki merkezin üretimini bir arada görmek mümkün olduğu için cami, Osmanlı çiniciliğinin gelişme çizgisi bakımından da birinci elden bir kaynaktır; 17. yüzyıldan itibaren kalitenin zayıflamaya başladığı da bu koleksiyon üzerinden izlenebilir.
Cami içindeki yazıların hattat Seyyid Kasım Gubârî tarafından yazıldığı kaynaklarda belirtilir. Üçüncü sıra pencere hizasından yukarısı kalem işleriyle bezelidir. Bu kalem işlerinin özgün desenleri 1883’te sıvanarak kapatılmış, yerlerine dönemine uymayan renklerle yeni bezemeler yapılmıştı; 1976’da başlayan çalışmalarda özgün desenlerin bir bölümü yeniden ortaya çıkarılmıştır. Kapı ve pencere kanatlarıyla vaaz kürsüsünde sedef, bağa, fildişi, gümüş ve renkli ağaç kakmalı kündekârî işçiliği görülür; mimarın “sedefkâr” lakabı da bu zanaattan gelir.
Hünkâr kasrı, türbe ve külliyenin diğer birimleri
Caminin güneydoğu köşesindeki çift katlı hünkâr kasrı, Osmanlı mimarisinde ilk defa bu yapıda görülür. Padişahın namaz öncesi ve sonrasında dinlendiği, muhtemelen bazı işlerini yürüttüğü bu birim, sonraki selâtin camilerinde gelenek hâline gelmiş ve erken tarihli camilere de sonradan eklenmiştir. 1912 yangınında harap olan kasır Vakıflar İdaresi tarafından onarılmış olup bugün Halı ve Kilim Müzesi olarak kullanılmaktadır.
Dârülkurrânın doğusundaki türbenin inşasına I. Ahmed’in ölümünden sonra başlanmış ve yapı 1028’de (1619) oğlu II. Osman tarafından tamamlanmıştır. İçinde otuz altı sanduka bulunur; I. Ahmed’in yanı sıra eşi Kösem Sultan, II. Osman ve IV. Murad ile hanedandan başka kişiler burada medfundur. Külliyenin arastası 1026’da (1617), medresesi 1029’da (1620), dârüşşifâ ve imaret yapıları da 1620 dolaylarında tamamlanmıştır. Mahzenler, kahvehane, evler, tabhâneler, han ve dârüşşifânın kendisi günümüze ulaşmamıştır; sekiz sebilden beşi ayaktadır.
Külliyenin işleyişi, gelir kaynakları ve sonraki onarımlar
Bir külliye yalnız bir mimari topluluk değil, aynı zamanda kendi giderini karşılamak üzere kurulmuş bir vakıf işletmesidir. Sultanahmet Külliyesi’nde bu işlevi büyük ölçüde caminin güneyindeki arasta üstlenir. 1026’da (1617) tamamlanan arastada vaktiyle iki yüz kadar dükkânın bulunduğu bilinir; bugün yaklaşık seksen dükkân mevcuttur. Tuğla kemerlerle dışa açılan birimlerin üzeri beşik tonozludur. Dış avlu duvarı üzerinde ayrıca yedi dükkânın varlığı kayıtlıdır. Bu dükkânların kirası ile hamam geliri, medresenin, dârülkurrânın, dârüşşifânın ve imaretin işletme masraflarını karşılayan kaynakları oluşturuyordu. Külliyenin kuzeydoğu köşesindeki dârülkurrâ, doğu duvarındaki büyük kemerli açıklık sayesinde bitişikteki türbeyi ve özellikle I. Ahmed’in sandukasını görecek biçimde düzenlenmiştir; bu tertip, Kur’an okunan mekân ile banisinin kabri arasında kurulan doğrudan bir ilişkinin mimarideki karşılığıdır.
Yapı topluluğu birçok kez zarar görmüş ve onarılmıştır. 1883’te caminin özgün kalem işleri sıvanarak kapatılmıştır. 1912 yangınında hünkâr kasrı, sıbyan mektebi ve arasta harap olmuş; kasır ile mektep esaslı bir tamir geçirmiştir. Medrese en son 1935’te onarılmış olup avlusu bir çatıyla örtülerek uzun süre arşiv deposu olarak kullanılmıştır. Arasta 1982-1985 arasında Vakıflar İdaresi tarafından restore edilerek turistik çarşı hâline getirilmiştir. Bunlara ek olarak külliyeye sonradan yapılan eklemeler de vardır: caminin kıble yönündeki avluda bulunan ve yangınlarda kullanılmak üzere yaptırılan su havuzunun kapısı üzerinde III. Selim tuğrası ile 1217 (1802-1803) tarihi yer alır; avlu duvarına bitişik yaklaşık sekiz metre yüksekliğindeki su terazisi de duvarın inşasından sonra eklenmiştir. Cami bugün de ibadete açıktır; yapının güncel durumu, konumu ve ziyaret bilgileri için kardeş sitemizdeki Sultanahmet Camii gezi sayfasına bakılabilir. Bir külliye, bu yönüyle tek bir tarihte donmuş bir eser değil, yüzyıllar boyunca ekleme ve onarımla yaşatılan bir yapı topluluğudur.
Osmanlı mimarlık tarihindeki yeri
Sultanahmet Camii, klasik Osmanlı mimarisinin iki yüzyıl boyunca geliştirdiği merkezî planlı büyük cami şemasının son büyük uygulamasıdır. Mimarlık tarihçileri yapıyı genellikle bu geleneğin doruğu ve aynı zamanda kapanışı olarak değerlendirir: Sinan’ın Şehzade’de kurduğu dört yarım kubbeli şema burada azamî genişliğine ulaşmış, ondan sonra aynı ölçekte bir selâtin camii inşa edilmemiştir. Yapının, karşısındaki Ayasofya ile bilinçli bir ölçek ilişkisi kurduğu da sıkça belirtilir; ancak Osmanlı camilerinin Ayasofya’nın taklidi olduğu yolundaki eski Batı kanaati, Osmanlı mimarisinin kendi iç gelişme çizgisi gözetilmediği için bugün savunulmamaktadır.
Tartışmalı anlatılar ve kaynakların sınırı
Yapı hakkındaki bilgilerin büyük kısmı vakıf defterleri, kitâbeler ve Risâle-i Mi‘mâriyye gibi çağdaş metinlerle doğrulanabilir durumdadır. Buna karşılık şu noktalarda kesinlik yoktur: banisinin altı minareyi hangi gerekçeyle istediği; “altın/altı” ve “Kâbe’ye yedinci minare” anlatılarının hiçbir kaynak dayanağı bulunmadığı; mimarın görevden ayrılış ve ölüm tarihinin kesin olmadığı; dârüşşifânın ortadan kalkmış olması sebebiyle plan bilgisinin yalnız yazılı kaynaklara dayandığı. Ayrıca yapının inşa maliyeti ve bunun hazineye yükü konusunda dolaşan rakamlar arşiv çalışmalarıyla karşılaştırılmadan kesin veri gibi kullanılmamalıdır.
Kaynakça
- Ahmet Vefa Çobanoğlu, “Sultan Ahmed Camii ve Külliyesi” maddesi, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 37, İstanbul 2009, s. 497–503. islamansiklopedisi.org.tr/sultan-ahmed-camii-ve-kulliyesi
- Zeynep Nayır [Ahunbay], Osmanlı Mimarlığında Sultan Ahmet Külliyesi ve Sonrası 1609-1690, İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi, İstanbul 1975, s. 35–112.
- Câfer Efendi, Risâle-i Mi‘mâriyye (telif 1023/1614; çağdaş kaynak). Tıpkıbasım, çeviri ve notlar: Howard Crane, Risāle-i Mi‘māriyye: An Early-Seventeenth-Century Ottoman Treatise on Architecture, Studies in Islamic Art and Architecture I, Leiden 1987.
- Doğan Kuban, Osmanlı Mimarisi, YEM Yayın, İstanbul 2007, s. 361–369.
- Nebi Bozkurt – Mustafa Sabri Küçükaşcı, “Mescid-i Harâm” maddesi, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 29, Ankara 2004, s. 273–277 (Mescid-i Harâm’ın minare sayısındaki değişiklikler için). islamansiklopedisi.org.tr/mescid-i-haram