Kısa kimlik ve önemi
Evliya Çelebi, 1611’de İstanbul’da doğan ve kırk yılı aşkın bir süre boyunca Osmanlı ülkesinin hemen tamamını ve komşu memleketleri dolaşarak on ciltlik Seyahatnâme’yi kaleme alan Osmanlı seyyahıdır. Önemi tek bir cümleyle özetlenebilir: 17. yüzyıl Osmanlı coğrafyasının şehirleri, mahalleleri, çarşıları, konuşulan dilleri, zanaatları, yemekleri ve gündelik âdetleri hakkında elimizde bulunan en geniş tek metin onun eseridir. Osmanlı arşivi vergi, tayin ve dava kaydı tutar; kronikler saray ve sefer merkezlidir. Evliya Çelebi ise arşivin kaydetmeyi gerekli görmediği şeyleri yazmıştır. Bu yüzden onun metni, Osmanlı sosyal ve kültür tarihi için ikame edilemez bir kaynaktır.
Aynı metin, tarih araştırmasında en çok tartışılan Osmanlı kaynaklarından biridir. Eser boyunca mübalağalı haberler, olağan üstü hikâyeler ve doğrulanamayan seyahat iddiaları bulunur. Bu sayfa hem eserin kaynak değerini hem de bu tartışmanın iki ayrı okuma biçimini ayrı ayrı ele almaktadır.
Adı, lakabı ve kimliğindeki belirsizlik
Hayatı hakkında bilinenlerin neredeyse tamamı kendi eserine dayanır; bağımsız belgelerle doğrulanabilen bilgi çok azdır. Tam ve gerçek adı belli değildir. “Evliya Çelebi” adının bir lakap olduğu, muhtemelen hocası İmam Evliya Mehmed Efendi’ye nisbetle alındığı kabul edilir. Kendisi için “Evliyâ-yı bî-riyâ”, yani “riyasız Evliya” ifadesini kullanır. Melek Ahmed Paşa’nın yanından uzun süre ayrılmadığı için çağdaşlarınca “Melek Ahmed Paşalı” diye de anılmıştır. Bir kişinin adının bile kesin bilinmemesi, bu künyenin bütün maddelerinde geçerli olan bir uyarıyı baştan gerekli kılar: burada verilen bilgiler ağırlıklı olarak müellifin kendi beyanıdır ve bu beyan, ancak dış kaynaklarla sınandığı ölçüde belge değeri taşır.
Ailesi ve İstanbul’daki çevresi
Kendi ifadesine göre 10 Muharrem 1020’de (25 Mart 1611) İstanbul’da Unkapanı’nda doğdu. Babası, Sarây-ı Âmire kuyumcubaşısı Derviş Mehmed Zıllî Efendi’dir. Babasının Kıbrıs’ın fethine katıldığını, I. Ahmed devrinde Kâbe’nin oluklarını imal ettiğini ve Sultanahmet Camii’nin kapı ve pencere tezyinatı işlerinde çalıştığını yazar. Annesinin Abaza asıllı olduğunu, saraya getirildikten sonra babasıyla evlendirildiğini belirtir; anne tarafından Melek Ahmed Paşa, Defterdarzâde Mehmed Paşa ve İpşir Mustafa Paşa ile akrabalığı vardır. Bu akrabalık ağı, hayatı boyunca hangi valinin maiyetine hangi kolaylıkla girebildiğini açıklayan yapısal etkendir; seyahatlerini mümkün kılan şey yalnız merak değil, bir devlet adamı çevresine mensup olmasıdır.
Ataları hakkında verdiği bilgiler karışıktır. Ailesini Germiyanoğulları’na bağlar, Ahmed Yesevî soyundan geldiğini bildirir; dedeleri arasında saydığı Yavuz Er’in Fâtih’in bayraktarı olduğunu söyler. Bu soy zinciri, dönemin biyografi geleneğinde sık görülen bir itibar kurma biçimidir ve belge değeri taşımaz; kaynaklarda doğrulanmamıştır.
Öğrenimi ve Enderun yılları
Şeyhülislâm Hâmid Efendi Medresesi’nde yedi yıl kadar derslere devam ettiği, hocası Evliya Mehmed Efendi’den hıfza çalıştığı, babasından hattatlık öğrendiği anlaşılmaktadır. Ardından saraya intisap ederek Enderun’da öğrenimini sürdürdü; güzel sesi sebebiyle mûsiki eğitimi de aldı. Silâhdar Melek Ahmed Ağa ve Rûznâmeci İbrâhim Efendi tarafından IV. Murad’a takdim edildi ve padişahın emriyle Kilâr-ı Hâs’a alındı. Dört yıl kaldığı Enderun’dan 40 akçe maaşla sipahi zümresine dahil olmak üzere çırağ edildi. Enderun’da aldığı hat, mûsiki, nahiv ve tecvid eğitimi, ileride yazacağı metnin dil ve üslûp kudretini büyük ölçüde açıklar. Hat sanatındaki maharetinin, Karahisârî tarzındaki yazılarının Harem-i Hümâyun’a konması ölçüsünde takdir gördüğü kaydedilir.
Seyahatin başlangıcı ve rüya anlatısı
Evliya Çelebi, seyahatlerinin sebebini 1040 Muharreminin aşure gecesi (19 Ağustos 1630) gördüğünü söylediği bir rüyaya bağlar: Ahî Çelebi Camii’nde Hz. Peygamber’in elini öperken “şefaat” diyecek yerde “seyahat” demiş, rüyayı tabir ettiren Kasımpaşa Mevlevîhânesi şeyhi Abdullah Dede de önce kendi şehrini yazmasını tavsiye etmiştir. Bu anlatı, bir belge değil, müellifin kendi eserine yazdığı bir başlangıç kurgusudur. Rüya yoluyla meşrûiyet kurmak, dönemin menâkıb ve hâtırat edebiyatında yerleşik bir anlatı kalıbıdır; burada tarihsel bir olay olarak değil, eserin kendini nasıl tanıttığını gösteren bir edebî çerçeve olarak kaydedilmektedir. Nitekim seyyah, 1671’deki hac yolculuğunu da benzer biçimde ikinci bir rüyaya bağlar.
Kırk yılın güzergâhı
İstanbul dışına ilk seyahati 1640’ta Bursa’yadır. Uzak memleketlere ilk yolculuğu, Ketenci Ömer Paşa’nın maiyetinde Trabzon ve Anapa’ya gidişiyle başlar; 1641’de Azak seferine katılır, kışı Bahçesaray’da geçirir. 1645’te Yûsuf Paşa’nın ordusuyla Girit seferine katılıp Hanya Kalesi’nin fethine şahit olur. Ertesi yıl Defterdarzâde Mehmed Paşa’nın müezzin ve musâhibi sıfatıyla Erzurum’a gider; Azerbaycan ve Gürcistan’ı dolaşır. 1648’de Murtaza Paşa ile Şam’a, oradan Suriye ve Filistin şehirlerine geçer.
1650’de Melek Ahmed Paşa’nın sadrazam olması hayatının dönüm noktalarından biridir; bu tarihten sonra paşanın Özü, Rumeli, Van ve Bosna beylerbeyiliklerinde yanında bulunur, köy tahriri ve vergi tahsili gibi görevler üstlenerek Anadolu ve Rumeli’yi karış karış dolaşır. 1663’te Köprülü Fâzıl Ahmed Paşa’nın Avusturya seferine katılır, Uyvar’ın fethinde bulunur; 1664’te elçi Kara Mehmed Paşa’nın maiyetinde Viyana’ya gider. 1668-1670 arasında yeniden Girit’e geçerek Kandiye kuşatmasının safhalarına tanıklık eder. Mayıs 1671’de, ilk defa herhangi bir resmî kafileye bağlı olmaksızın kendi küçük grubuyla hac yolculuğuna çıkar; hacdan sonra Mısır’a geçer ve ömrünün son on yılını aşkın süreyi orada, Sudan ve Habeş taraflarını da gezerek geçirir.
Seyahatnâme’nin on cildi
Eserin I. cildi tamamen İstanbul’a ayrılmıştır. II. ciltte Bursa, İzmit, Karadeniz sahili ve Trabzon ile Gürcistan, Girit seferi ve Doğu Anadolu şehirleri; III. ciltte İznik’ten Konya, Antakya, Şam ve Filistin’e uzanan güzergâh ile Rumeli şehirleri ve Edirne; IV. ciltte Diyarbekir, Mardin, Bitlis, Van ve İran şehirleri; V. ciltte Bağdat dönüşü, Özü, Akkirman ve Lehistan seferi anlatılır. VI. cilt Erdel, Sırbistan, Macaristan ve Romanya’ya; VII. cilt Kanije, Belgrad, Viyana elçiliği, Kırım, Dağıstan ve Kafkas kavimlerine; VIII. cilt Azak’tan İstanbul’a dönüş ile Girit ve Arnavutluk’a ayrılmıştır. IX. cilt İstanbul’dan Mekke ve Medine’ye uzanan hac güzergâhında Batı ve Güney Anadolu ile Suriye şehirlerini, X. cilt ise tamamen Mısır, Nil sahilleri, Sudan ve Habeşistan’ı anlatır. X. cilt bir sonuca bağlanmadan birdenbire bitmektedir; bu sebeple müellifin eserini tamamlayamadan vefat ettiği tahmin edilmektedir.
Eser neyin kaynağıdır?
Seyahatnâme’nin kaynak değeri, hangi soruyu sorduğunuza bağlıdır. Bir savaşın tarihini veya bir antlaşmanın maddelerini bu metinden öğrenmek doğru değildir; bunun için kronikler ve arşiv belgeleri vardır. Buna karşılık bir şehirdeki mahalle ve cami sayısı, esnaf loncalarının düzeni, hangi dilin nerede konuşulduğu, bir kalenin fizikî tarifi, bir kasabanın suyu ve mesiresi, halkın kıyafeti ve mutfağı gibi konularda metin çoğu zaman tek tanıktır. Evliya Çelebi’nin dile gösterdiği özel ilgi ayrıca dikkat çekicidir: gezdiği yerlerin ağızlarından derlemeler yapmış, bugün dil tarihi araştırmalarının kullandığı bir malzeme bırakmıştır. Yer yer resmî kayıtlara başvurduğu da görülür; Rodos ve çevresini anlatırken Rodos Defterhânesi’nden faydalandığını bizzat belirtir. Bu, metnin her sayfasının hafızaya dayanmadığını, kısmen belgeye de yaslandığını gösterir.
Abartı ve edebî kurgu tartışması: iki okuma
Birinci anlatı — kaynak eleştirisi. TDV İslâm Ansiklopedisi’ndeki maddesini yazan Mücteba İlgürel’in de vurguladığı gibi Evliya Çelebi “çoğunlukla mübalağalı haberler vermekten hoşlanır”; anlattığını renklendirmek için zaman zaman uydurma bir haber veya hadise ortaya atar, okuyucunun ilgisini çekmek maksadıyla aklın almayacağı olaylara yer verir. Fillerin geçtiği köyde kadınların fil doğurması, gaipten haber veren mağaralar bu türdendir. Viyana’dan sonra Danimarka, Hollanda ve Brandenburg’a, hatta İsveç’e gittiğine dair ifadelerinin doğruluğu şüphelidir. Bu okumaya göre metnin her bilgisi, kullanılmadan önce arşiv belgeleriyle karşılaştırılmalıdır. Nitekim literatürde Manisa, Mardin, Urfa ve Kütahya gibi yerler için Evliya’nın verdiği bilgileri tahrir defterleriyle karşılaştıran müstakil çalışmalar yapılmıştır ve bu karşılaştırmalar hem doğrulanan hem de düzeltilen kayıtlar ortaya çıkarmıştır.
İkinci anlatı — edebî metin okuması. Son kuşak araştırmalar, Seyahatnâme’yi yalnız bir bilgi deposu olarak değil, kendi kuralları olan bir edebî külliyat olarak okumayı önerir. Bu okumaya göre abartı, mizah ve olağan üstü hikâye, metnin kusuru değil türsel özelliğidir: müellif okuru elde tutmak, anlattığı yeri hafızaya kazımak ve kendi anlatıcı sesini kurmak için bu araçları bilinçli kullanır. Nitekim İlgürel de bu unsurların esere “popüler bir karakter” kazandırdığını kaydeder. Robert Dankoff’un metnin dili, kelime dağarcığı ve dünya dillerine dair kayıtları üzerine yaptığı çalışmalar, üslûp katmanı ayrıştırıldığında altta kalan gözlem çekirdeğinin ne kadar tutarlı olduğunu göstermiştir. Bu anlatıya göre “mübalağa vardır, öyleyse güvenilmez” hükmü indirgemedir; doğru işlem, metnin hangi katmanının gözlem, hangisinin anlatı olduğunu ayırmaktır.
İki okuma birbirini dışlamaz. Bugün araştırmada yerleşen tutum, her iki uyarıyı birlikte uygulamaktır: bir bilgi belgeyle karşılaştırılmadan kesin hüküm hâline getirilmez, fakat karşılaştırılamayan her ifade de peşinen uydurma sayılmaz.
Nüshalar, baskılar ve metin sorunu
Son çalışmalara göre Seyahatnâme’nin asıl nüshaları Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’ndedir. İlk sekiz cildi ihtiva eden esas nüshanın müellif hattı olup olmadığı tartışmalıdır: bazı araştırmacılar duvar yazılarındaki karşılaştırmalara dayanarak nüshaların müellifin elinden çıktığını savunur, bazıları ise bu delilleri yetersiz bulup bunların Mısır’dan getirilen ve istinsaha esas alınan nüshalar olduğunu ileri sürer. Eserin ilk altı cildi 1314-1318’de, VII-VIII. ciltler 1928’de, IX. cilt 1935’te, X. cilt 1938’de basılmıştır. Baskılar sırasında sansür sebebiyle çıkarılan parçalar ile nâşir ve mürettip hataları oldukça fazladır; bu yüzden matbu nüshaların yazmalarla karşılaştırılarak kullanılması zorunludur. Piyasada yaygın olan kısaltılmış ve sadeleştirilmiş yayımlar ilmî çalışmalarda kullanılmaz.
Kişiliği, ölümü ve mezarı
Hiç evlenmemiştir. Eserinden iyi ata bindiği, çevik, hoşsohbet ve nüktedan olduğu; devlet ricâlinden pek çok tanıdığı bulunmasına rağmen mansıp peşinde koşmayıp hayatını seyahate vakfettiği anlaşılmaktadır. Yolculuklarının masrafını ailesinin serveti, aldığı atıyyeler ve katıldığı heyetlerin imkânları karşılıyordu. Vefat yeri ve tarihi hakkında kesin bilgi yoktur. M. Cavid Baysun önce ölümünün 1093 (1682) civarında olabileceğini yazmış, sonra bu görüşünü düzelterek Evliya Çelebi’nin muhtemelen II. Viyana Kuşatması’nı idrak ettiğini ve 1095 (1684) yılında hayatta bulunduğunu belirtmiştir. Mısır’dan İstanbul’a döndükten sonra öldüğüne ve mezarının aile kabristanında bulunduğuna dair iddialar vardır; bunlar doğrulanmadığı için burada kesin bir defin yeri verilmemektedir.
Kaynakça
- Mücteba İlgürel, “Evliya Çelebi” maddesi, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 11, İstanbul 1995, s. 529–533. islamansiklopedisi.org.tr/evliya-celebi
- Evliya Çelebi, Seyahatnâme, I–X (birincil kaynak; matbu nüshalar yazmalarla karşılaştırılarak kullanılmalıdır).
- M. Cavid Baysun, “Evliya Çelebi’ye Dâir Notlar”, Türkiyat Mecmuası, XII (1955), s. 257–264; a.mlf., “Evliya Çelebî” maddesi, İslâm Ansiklopedisi, c. IV, s. 400–412.
- Robert Dankoff, An Evliya Çelebi Glossary: Unusual, Dialectical and Foreign Words in the Seyahat-name, Harvard University, 1991.
- Fahir İz, “Evliya Çelebi ve Seyahatnâmesi”, Boğaziçi Üniversitesi Dergisi, VII, İstanbul 1979, s. 61–79 (nüsha tartışması için).
- Feridun Emecen, “Evliya Çelebi’nin Manisa’ya Dair Verdiği Bilgilerin Değeri”, Marmara Üniversitesi Türklük Araştırmaları Dergisi, sy. 4 (1988), s. 215–223 (arşiv karşılaştırması örneği).