Kısa kimlik ve önemi
Takıyyüddin er-Râsıd, 16. yüzyıl Osmanlı ilminin en seçkin temsilcisi ve klasik İslâm astronomisinin son büyük ismi kabul edilen âlimdir. Matematik, astronomi, fizik, optik, mekanik ve tıp alanlarında yirmiyi aşkın eser yazmıştır. Tarihe mal olmasının başlıca sebebi, Osmanlı Devleti’nin tarihindeki tek gözlemevi olan İstanbul Rasathânesi’ni kurmuş olmasıdır. Bu kurum 1577’de faaliyete geçmiş, 22 Ocak 1580’de bir hatt-ı hümâyunla içindeki aletlerle birlikte yıktırılmıştır. Lakabındaki “er-Râsıd”, rasat yani gözlem yapan demektir ve onu aynı adı taşıyan diğer âlimlerden ayıran işaret budur.
Adı, soyu ve doğumundaki iki rivayet
Eserlerinde isim zinciri Ebû Bekir Takıyyüddin Muhammed b. Zeynüddin Ma‘rûf b. Ahmed er-Râsıd ed-Dımaşkī şeklindedir. Kimi kitaplarında verdiği uzun soy zincirinin dokuz ve onuncu sırasında geçen Mengü Bars ile Humâr Tegin adlı ataları, Nûreddin Mahmud Zengî ve Selâhaddîn-i Eyyûbî’nin kumandanlarındandı. Babasının ve kendisinin taşıdığı “Sahyûnî” nisbesi, Selâhaddîn’in Mengü Bars’a verdiği Lazkiye yakınlarındaki Sahyûn Kalesi’yle ilgilidir.
Doğum yeri ve tarihi konusunda kaynaklar birleşmez. Yaygın kabule göre 4 Ramazan 932’de (14 Haziran 1526) Dımaşk’ta doğmuştur. Buna karşılık Nev‘îzâde Atâî 927’de (1521) Kahire’de doğduğunu söyler ve bu bilgi sonraki bazı araştırmacılarca tekrarlanmıştır. Bugün ikinci rivayet yanlış kabul edilmekte, fakat literatürde yer aldığı için burada da kaydedilmektedir.
Öğrenimi ve hocaları
İlk eğitimini, Dımaşk’ta müderrislik yapan ve 971’de (1564) Üsküdar’da ölen babası Kadı Zeynüddin Ma‘rûf Efendi’den aldı. Dımaşk’ta Kutbüddin İbn Sultân, Kemâleddin İbn Hamza, Şemseddin İbn Tolun gibi hocalardan ders gördü. Ailesinin 957 (1550) civarında İstanbul’a gitmesi üzerine öğrenimini burada Çivizâde Mehmed Efendi, Ebussuud Efendi, Kutbüddinzâde Mehmed Efendi ve Saçlı Emîr’in yanında tamamladı. Bu isimler, Osmanlı ilmiye teşkilâtının en üst halkasına mensuptu; dolayısıyla Takıyyüddin, taşradan gelip merkez ulemâsının ders halkasına girmiş bir âlimdir. Osmanlı ilim düzeninin kurumsal omurgası, Süleymaniye Külliyesi’nde en gelişmiş hâlini alan medrese sistemidir; Takıyyüddin bu düzenin içinde yükselmiştir.
Kahire ve İstanbul arasında: müderrislik yılları
Öğreniminden sonra Mısır’a giderek Kahire’de Şeyhûniyye ve Sargatmışıyye medreselerinde müderrislik yaptı. Ardından İstanbul’a geldi ve Sadrazam Semiz Ali Paşa zamanında Edirnekapı Medresesi’ne müderris tayin edildi. Bir süre sonra ailevî sebeplerle Kahire’ye döndü; orada Mısır kadılığına getirilen Çivizâde Mehmed Efendi’ye vekâlet etti. Astronomi ve matematik üzerinde yoğunlaşması, Mısır kadılığına tayin edilen Kazasker Molla Abdülkerim Çelebi ile babası Kutbüddin Efendi’nin teşvikiyle olmuştur. Takıyyüddin, bilimsel kişiliğinin oluşumunda payı bulunan Abdülkerim Çelebi’ye büyük saygı beslemiş ve optik hakkındaki kitabını ona ithaf etmiştir.
Müneccimbaşılık ve Galata Kulesi gözlemleri
Matematik ve astronomi araştırmalarının en ileri düzeyine ulaştığı sırada, 978’de (1570) tekrar İstanbul’a geldi ve bir yıl sonra II. Selim tarafından müneccimbaşılığa tayin edildi. Müneccimbaşılık, Osmanlı merkez teşkilâtında takvim hazırlamak, namaz ve ibadet vakitlerini hesaplamak, tutulmaları bildirmek ve saray için yıldıznâme düzenlemekle görevli resmî bir makamdır; bugünkü anlamda bir “bilim kurumu başkanlığı” değil, saraya bağlı bir hesap ve takvim hizmetidir. Takıyyüddin önce Galata Kulesi’nde gözlem çalışmalarına başladı; birkaç yıl süren bu çalışmaları 985’ten (1577) itibaren Tophane sırtlarında kurduğu rasathânede sürdürdü.
İstanbul Rasathânesi
Rasathânenin kuruluş gerekçesini Takıyyüddin’in kendisi ortaya koymuştur: eski zîclerin artık ihtiyacı karşılayamadığını, yeni gözlemlere ihtiyaç bulunduğunu ve İslâm dünyasındaki astronomi çalışmalarının Osmanlı’da da sürdürülebilmesi için bir gözlemevi kurulmasının zorunlu olduğunu bildirmiştir. Bunun üzerine III. Murad, Vezîriâzam Sokullu Mehmed Paşa ile Hoca Sâdeddin Efendi’yi ona yardımcı olmakla görevlendirmiştir. Kurumun kuruluşu, dolayısıyla bir şahsın hevesi değil, padişah iradesiyle ve iki üst düzey devlet adamının desteğiyle yürütülen resmî bir projedir.
Rasathâne, bir kısmını bizzat Takıyyüddin’in geliştirdiği, dönemin en gelişmiş gözlem aletleriyle donatılmıştı; müellif ayrıca burada bir kütüphane oluşturmuştu. Kurumdaki aletlerin nasıl kullanılacağını anlatan ve şekillerini içeren Âlât-ı Rasadiyye li-Zîci’ş-şehinşâhiyye adlı çalışma sayesinde donanımı hakkında ayrıntılı bilgiye sahibiz. Araştırmalarda İstanbul Rasathânesi’nin, kısa ömrüne rağmen Tycho Brahe’nin Uranienborg Gözlemevi’yle boy ölçüşecek nitelikte olduğu belirtilir. Dönemin nakkaşhane üretimi içinde rasathânedeki heyeti gösteren bir minyatürün bulunması, kurumun saray nezdindeki görünürlüğünü de gösterir; Osmanlı minyatür sanatının resmî tarih programı içinde bilim faaliyetinin resmedilmesi ender bir örnektir.
1580: yıkım ve gerekçesi üzerine iki anlatı
İstanbul Rasathânesi, 4 Zilhicce 987 (22 Ocak 1580) tarihli bir hatt-ı hümâyunla içindeki aletlerle birlikte tahrip edildi. Yıktırılma gerekçesi kaynaklarda tartışmalıdır ve tek bir sebebe indirgenemez. Literatürde iki ana açıklama birlikte yürür.
Birinci anlatı — fetva ve dinî gerekçe. Şeyhülislâm Kadızâde Ahmed Şemseddin Efendi’nin, “Rasathâneler bulundukları ülkeleri felâkete sürükler” mealindeki fetvası, yıkım kararının doğrudan dayanağı olarak zikredilir. Bu anlatı, kararı bir ilim-din çatışması olarak okur. Halk arasında 1577 kuyruklu yıldızının ardından gelen salgın ve askerî aksiliklerin rasathâneye yüklendiğine dair anlatılar da bu çerçeveye eklenir; ancak bunlar rivayet düzeyindedir ve belgeyle desteklenmiş bir nedensellik olarak sunulamaz.
İkinci anlatı — saray içi siyasî çekişme. TDV İslâm Ansiklopedisi’ndeki maddesini yazan Hüseyin Gazi Topdemir’in vurguladığı üzere, Takıyyüddin’in siyasal bağlantıları ve yakın dostluk kurduğu devlet adamlarının kendi aralarındaki çekişmeleri, onu ve rasathâneyi hedef alan bir yıpratma kampanyasına yol açmıştır; fetva, bu siyasî çekişmeye dinî bir zemin hazırlamıştır. Bu okumada fetva sebep değil, sebebin araçlarından biridir. Kronoloji de bu yöne işaret eder: rasathânenin en güçlü hâmilerinden Sokullu Mehmed Paşa 1579 sonbaharında öldürülmüş, yıkım kararı bundan yalnız birkaç ay sonra çıkmıştır. Bu ardışıklığın bir nedensellik olup olmadığı, kaynaklarda kesin biçimde çözülmüş değildir; burada bir çıkarım olarak kaydedilmektedir.
Üçüncü bir indirgemeden de kaçınmak gerekir: “rasathâne yıkıldı, Osmanlı bilimi bu yüzden geriledi” cümlesi tek nedenli bir açıklamadır. Osmanlı ilim hayatı 1580’den sonra da eser üretmeye devam etmiştir; nitekim yarım yüzyıl sonra Kâtib Çelebi, astronomi bilmeyenin kâinatı kavrayamayacağını yazacak ve Batı kaynaklarını Osmanlı literatürüne taşıyacaktır. Bir kurumun kapatılması ile bir ilim geleneğinin seyri arasında doğrudan ve tek yönlü bir bağ kurmak, meseleyi olduğundan basit gösterir.
Matematik ve trigonometri
Takıyyüddin’in astronomiden sonraki başlıca alanı trigonometridir. Sinüs, kosinüs, tanjant ve kotanjantın tanımlarını vermiş, bunların kanıtlamalarını yapmış ve birer derecelik aralıklarla 1°’den 90°’ye kadar hesaplanmış sinüs ve tanjant tabloları hazırlamıştır. Aritmetikte kendine özgü pratik bir rakamlama sistemi geliştirerek altmışlı kesirler yerine ondalık kesirleri kullanmaya başlamıştır; böylece ondalık kesirlerin, Batı’da bunu ilk kullanan Simon Stevin’den önce Doğu’da bilindiği ortaya çıkmıştır. Bu tespit dikkatle okunmalıdır: Takıyyüddin tam sayılarla ondalık kesirleri ayırmak için bir kesir simgesi kullanmamış, ondalık hâneleri sözel biçimde ifade etmiştir. Yani bugünkü gösterimin doğrudan öncüsü değildir; öncelik iddiası, gösterime değil kullanıma aittir. Ayrıca cebir konularına girmiş ve ikinci dereceden denklemleri aritmetik yoluyla çözmüştür.
Optik ve mekanik
Optikte, İslâm dünyasında yaklaşık sekiz yüzyıl önce başlamış çalışmaların ulaştığı argümanları yeniden değerlendirmiş ve kendi deneyleriyle desteklemiştir; İbnü’l-Heysem ile Kemâleddin el-Fârisî’nin çalışmalarını geliştirmek üzere yazdığı Nevru hadîkati’l-ebsâr bu alanın temel eseridir. Işığın küresel yayılımını anlatması ve adını vermeden, “uzakta bulunmaları sebebiyle görülemeyen şeyleri gösterebilen bir billûr” diye tarif ettiği bir aletten söz etmesi dikkat çekicidir. Bu tarifi doğrudan “teleskopu icat etti” diye okumak doğru değildir; kaynakta anlatılan, adı konmamış bir mercek düzeneğidir.
Mekanikte, kaldıraçlar ile göllerden, ırmaklardan ve kuyulardan su çekmeye yarayan araçlar tasarlamıştır; bu aletler büyük ölçüde Benî Mûsâ ile Cezerî’nin geleneğini sürdürür. Cep, duvar, masa ve astronomik gözlem saatlerini anlattığı el-Kevâkibü’d-dürriyye, o yüzyılda Batı dünyası dahil konuyla ilgili en kapsamlı çalışma sayılır. Saatlerinin en önemli özelliği, dakikanın yanında saniyeyi de gösterebilmesidir; Batı’da saniye gösteren saatlerin yapılması ve Brahe’nin gözlemevinde kullanılması İstanbul’daki kullanımdan sonraya rastlar.
Başlıca eserleri
Eserlerinin yaklaşık üçte biri astronomiye ayrılmıştır. Başlıcaları şunlardır: Uluğ Bey zîcinin eksiklerini tamamlamak ve yanlışlarını düzeltmek amacıyla yazılan ve rasathânede yapılan gözlemleri de anlatan Sidretü müntehe’l-efkâr (ez-Zîcü’ş-şehinşâhî); ilk defa ondalık kesirlere dayanarak hazırlanmış tabloları içeren küçük zîc Cerîdetü’d-dürer; rasathânenin aletlerini tanıtan Âlât-ı Rasadiyye; güneş saatlerine dair Reyhânetü’r-rûh; Hoca Sâdeddin Efendi’ye ithaf edilen ve kürelerin düzleme aktarılmasını konu alan ed-Düstûrü’r-racîh; mekanik saatlere dair el-Kevâkibü’d-dürriyye; saat, kaldıraç ve tulumba gibi aletleri anlatan et-Turuku’s-seniyye; optik kitabı Nevru hadîkati’l-ebsâr; hesap kitabı Buğyetü’t-tullâb. Bu eserlerin birçoğu 20. yüzyılda Sevim Tekeli, Ahmed Yûsuf el-Hasan, Remzi Demir ve Hüseyin Gazi Topdemir tarafından neşredilmiş ve incelenmiştir.
Ölümü ve mirası
Rasathânenin yıkılmasından derin üzüntü duyarak köşesine çekilen Takıyyüddin, 993’te (1585) İstanbul’da vefat etti. Mezarının yeri hakkında kaynaklarda kesin bir kayıt bulunmadığından burada bir defin yeri verilmemektedir. Bıraktığı miras iki yönlüdür: bir yandan klasik İslâm astronomisinin hesap ve gözlem geleneğini en ileri noktaya taşımış, öte yandan bu geleneğin Osmanlı’daki kurumsal denemesinin ne kadar kırılgan olduğunu göstermiştir. Aynı yüzyılın sonunda dünyayı dolaşarak gözlemlerini kaydeden Evliya Çelebi ile kütüphanede metinleri tasnif eden Kâtib Çelebi’nin yanında Takıyyüddin, ölçen ve hesaplayan üçüncü bir bilgi türünü temsil eder.
Kaynakça
- Hüseyin Gazi Topdemir, “Takıyyüddin er-Râsıd” maddesi, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 39, İstanbul 2010, s. 454–456. islamansiklopedisi.org.tr/takiyyuddin-er-rasid
- A. Süheyl Ünver, İstanbul Rasathanesi, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1969.
- Sevim Tekeli, Nasirüddin, Takiyüddin ve Tycho Brahe’nin Rasat Aletlerinin Mukayesesi, Ankara 1958; a.mlf., “İstanbul Rasathanesinin Araçları”, Araştırma, sy. 11, Ankara 1979, s. 29–44.
- Remzi Demir, Takiyüddîn’de Matematik ve Astronomi, Ankara 2000.
- Hüseyin Gazi Topdemir, Takîyüddîn’in Optik Kitabı, Ankara 1999.
- Nev‘îzâde Atâî, Zeyl-i Şekāik, s. 286–287 (doğum yeri ve tarihine dair farklı rivayetin kaynağı; ihtiyatla kullanılmıştır).