Kısa kimlik ve önemi
Ebussuud Efendi, 16. yüzyıl Osmanlı ilmiyesinin en etkili ismi, Kanuni Sultan Süleyman ve II. Selim dönemlerinde yaklaşık yirmi dokuz yıl kesintisiz şeyhülislâmlık yapmış bir fakih ve müfessirdir. Tarihsel önemi tek bir makama sığmaz. Kanuni’nin kanunnâmelerini, özellikle toprak ve vergi düzenini, Hanefî fıkhının kavramlarıyla yeniden tanımlayarak devletin örfî hukuku ile şeriat arasında kalıcı bir uzlaşma dili kurdu; ilmiye teşkilâtının kademelerini ve müderris adaylığı usulünü düzene bağladı; on binlerce fetvasıyla gündelik hayattan devletlerarası ilişkilere kadar geniş bir alanda hüküm verdi; Kur’an tefsiri İrşâdü’l-akli’s-selîm ile Osmanlı tefsir geleneğinin en çok okunan eserini yazdı. Osmanlı hukuk tarihinde “kanun ile şeriatı bağdaştıran hukukçu” olarak anılması, bu çok yönlü mirasın en kısa özetidir.
Adları, lakapları ve unvanları
Asıl adı Muhammed (Türkçe kullanımda Mehmed) olup künyesi Ebüssuûd’dur; Türkçe yazımda Ebussuud, Ebüssuûd ve Ebu’s-su’ud biçimleri bir arada kullanılır. Gençliğinde ilim çevrelerinde “Hoca Çelebi” diye anıldığı kaydedilir. Babasına nispetle el-İskilibî, bazı kaynaklarda ise el-İmâdî nisbesiyle geçer; bu ikinci nisbenin ailenin daha eski bir kökenine mi yoksa bir yer adına mı işaret ettiği kesin değildir. Resmî unvanı, 1545’ten ölümüne kadar taşıdığı şeyhülislâmlık, yani Osmanlı ilmiyesinin en yüksek makamı olan müftîlik görevidir. Bu sayfa yalnız şeyhülislâm Ebussuud Efendi’yi anlatır; babası Şeyh Yavsî ayrı bir kişidir ve Bayrâmî tarikatı şeyhi olarak tanınır.
Doğumu ve ailesi
Ebussuud Efendi 17 Safer 896’da, yani 30 Aralık 1490’da doğdu. Doğum yeri kaynaklarda farklı verilir: Osmanlı biyografi geleneğine dayanan kayıtlar İstanbul yakınlarındaki Meteris köyünü, popüler ve bazı modern yayınlar ise babasının memleketi olan Çorum’a bağlı İskilip’i gösterir. Bu sayfada tek görüş kesin gerçek gibi sunulmamaktadır. Babası Muhyiddin Muhammed, Şeyh Yavsî lakabıyla tanınan İskilipli bir Bayrâmî şeyhidir; kaynaklar onun II. Bayezid’in yakın çevresinde bulunduğunu ve bu yakınlık dolayısıyla “Hünkâr Şeyhi” diye anıldığını aktarır. Annesi, 15. yüzyılın ünlü astronom ve matematikçisi Ali Kuşçu’nun ailesindendir; annesinin Ali Kuşçu’nun kızı mı yoksa daha uzak bir akrabası mı olduğu konusunda kaynaklar birleşmez. Ebussuud’un üç oğlu ve üç kızı olduğu ve soyunun en küçük oğlu Mustafa Çelebi ile devam ettiği bir kaynakta kaydedilir; eşi ve çocukları hakkında güvenilir ayrıntı sınırlı olduğundan bu konuda daha ileri hüküm kurulmamaktadır.
Eğitimi ve müderrislik yılları
İlk eğitimini babasından aldı; ardından dönemin büyük âlimlerinden Müeyyedzâde Abdurrahman Efendi ile Kemalpaşazâde’nin (İbn Kemal) derslerine devam ettiği kaydedilir. İlmiye kariyerine 1516 civarında İnegöl İshak Paşa Medresesi müderrisliğiyle başladı. Sonraki yıllarda İstanbul’daki Dâvud Paşa ve Mahmud Paşa medreselerinde, Gebze Mustafa Paşa Medresesi’nde ve Bursa Sultaniye Medresesi’nde görev yaptı; 1528 dolayında İstanbul’daki Sahn-ı Semân medreselerinden birine yükseldi. Bu basamaklar, 16. yüzyıl Osmanlı ilmiyesinin kademeli medrese düzenini gösterir: bir müderris, düşük dereceli bir medreseden başlayıp Fatih’in kurduğu Sahn medreselerine ulaştığında, kadılık ve kazaskerlik gibi yüksek yargı görevlerine aday hâle gelirdi. Görev tarihlerinin bir kısmı kaynaklarda yıl düzeyinde ve yaklaşık olarak verilir.
Kadılık ve Rumeli kazaskerliği
1533’te Bursa kadılığına, aynı yılın Kasım ayında İstanbul kadılığına getirildi. İstanbul kadılığı yalnız bir yargı makamı değil, başkentin çarşı, narh ve şehir düzeninin de idarî sorumluluğuydu. Ağustos 1537’de Rumeli kazaskeri oldu ve bu görevi Ekim 1545’e kadar sürdürdü. Kazaskerlik, Dîvân-ı Hümâyun üyeliği ve ilmiye atamalarını yürütme yetkisi taşıyan, şeyhülislâmlıktan önce ilmiyenin fiilî en güçlü makamıydı. Ebussuud bu dönemde mülâzemet usulünü düzene bağladı: medrese mezunlarının müderris veya kadı olabilmek için belirli aralıklarla ve belirli sayıda mülâzım (aday) olarak kaydedilmesi kuralı, ilmiye kariyerine giriş için öngörülebilir bir çerçeve getirdi. Bu düzenleme, sonraki yüzyıllarda ilmiyenin kapalı bir meslek hiyerarşisine dönüşmesinin başlangıç noktalarından biri sayılır.
Şeyhülislâmlık dönemi
Ekim 1545’te, Fenârîzâde Muhyiddin Çelebi’nin makamdan ayrılmasının ardından şeyhülislâmlığa getirildi ve 23 Ağustos 1574’teki ölümüne kadar bu makamda kaldı. Kendisinden önceki birkaç yılda makam kısa aralıklarla el değiştirmişti: para vakfı karşıtlığıyla tanınan Çivizâde Muhyiddin Mehmed Efendi 1542’de azledilmiş, ardından Abdülkadir Hamîdî Efendi ve Fenârîzâde görev yapmıştı. Yaklaşık yirmi dokuz yıllık bu süre, Osmanlı şeyhülislâmlık tarihinin en uzun görevlerindendir ve makamın ağırlığını kalıcı biçimde artırdı. Kanuni dönemine kadar şeyhülislâm esas olarak fetva veren bir müftî iken, Ebussuud’un görev süresinde makam ilmiye atamaları, kanunnâme mukaddimeleri ve padişaha arz edilen hukukî görüşler yoluyla devlet yönetiminin merkezine yaklaştı. Bu dönüşümün ne kadarının Ebussuud’un kişisel etkisine, ne kadarının Kanuni’nin merkezîleştirme siyasetine bağlı olduğu tarihçiler arasında tartışılan bir konudur; her iki etkenin birlikte işlediği görüşü bugün yaygındır.
Kanuni’nin ölümünden sonra II. Selim döneminde de görevini sürdürdü. 1570’te Venedik ile yürürlükte bir barış antlaşması bulunmasına rağmen Kıbrıs’a sefer açılmasının meşru olduğuna dair verdiği fetva, dış siyasette şeyhülislâm görüşünün nasıl kullanıldığının bilinen örneklerindendir. Bu sefer, sadrazam Sokollu Mehmed Paşa’nın çekinceleriyle padişahın ve sefer taraftarlarının iradesi arasındaki gerilimin içinde şekillenmiş; fetva, seferin hukukî zeminini sağlamıştır.
Örf ile şer’in uzlaştırılması: kanunnâmeler ve mîrî arazi
Ebussuud’un hukuk tarihindeki asıl yeri, Osmanlı Devleti’nin örfî hukukunu, yani padişah iradesiyle konulan kanunları, İslâm hukukunun kavramlarıyla açıklayan bir çerçeve kurmasıdır. Osmanlı toprak düzeni buna en açık örnektir. Tarım arazisinin büyük bölümü mîrî, yani devlete ait sayılır; timar sistemi bu arazi üzerinden askerî ve idarî hizmetin karşılanmasına dayanırdı. Ancak bu düzen, klasik fıkıh kitaplarındaki mülk-haraç-öşür ayrımına doğrudan uymuyordu. Ebussuud, 1541’de Budin’in fethinden sonra hazırlanan Budin kanunnâmesinin mukaddimesinde ve daha sonra Rumeli’deki bazı sancak kanunnâmelerine yazdığı benzer girişlerde bu sorunu çözen doktrini ortaya koydu: arazinin rakabesi, yani çıplak mülkiyeti beytülmâle aittir; köylü reâyâ bu toprağı bir tür kiracı gibi tasarruf eder; toprağa girişte ödenen tapu resmi bu tasarruf hakkının bedelidir; yıllık çift resmi klasik fıkıhtaki harâc-ı muvazzafa, üründen alınan öşür ise harâc-ı mukāsemeye karşılık gelir.
Bu tanımlamanın sonucu, Halil İnalcık’ın deyişiyle Osmanlı toprak ve vergi hukukunun “İslâmîleştirilmesi”dir: mevcut uygulama değişmemiş, fakat hukukî dili değiştirilmiştir. Böylece kadıların önündeki toprak davaları hem kanunnâmeye hem de fıkıh terimlerine göre karara bağlanabilir hâle geldi. Ebussuud aynı yaklaşımla, örfî hukukun şeriata aykırı sayılabilecek yönlerini fıkıh içinde meşru bir yere oturturken, kadıların Hanefî mezhebinin sahih görüşleri dışına çıkmamasını da kural hâline getirdi. Bu, imparatorluk genelinde yargı birliğini güçlendiren, fakat içtihat esnekliğini daraltan bir tercihti.
Para vakfı tartışması
16. yüzyıl Osmanlı hukukunun en canlı tartışmalarından biri para vakıflarıydı: nakit paranın vakfedilip işletilmesi ve gelirinin hayır işlerine harcanması, Anadolu ve Rumeli’de yaygın bir uygulamaydı, fakat klasik Hanefî görüşü taşınır malın vakfına kuşkuyla bakıyordu. Eski şeyhülislâm Çivizâde Muhyiddin Mehmed Efendi bu uygulamaya karşı çıktı; onun çabalarıyla para vakıfları 1545’te yasaklandı. Ebussuud, şeyhülislâm olduktan sonra uygulamanın toplumsal işlevini ve mezhep içindeki dayanaklarını öne çıkararak lehte görüş bildirdi; 1548’de aralarında Ebussuud’un da bulunduğu üst düzey ulemânın imzasıyla çıkan padişah emri para vakıflarını yeniden serbest bıraktı. Konuyu bir risâlede ayrıca ele aldığı kaydedilir. Uygulamaya en sert itiraz, sonraki yıllarda Birgivî Mehmed Efendi’den geldi; Birgivî, Ebussuud’un fetvasını fıkıh usulü bakımından eleştirdi. Bu tartışma, Osmanlı ulemâsının devlet ve toplum ihtiyaçları karşısında mezhep içi görüşleri nasıl seçtiğini gösteren tipik bir örnek olarak incelenir.
Fetvaları ve Ma’rûzât
Ebussuud’un fetvaları, sayısı ve konu genişliğiyle Osmanlı fetva literatürünün en büyük külliyatlarındandır. Bir günde 1412 ya da 1413 fetva verdiğine dair kayıt, kendisine atfedilen bir sözden kaynaklanan bir rivayettir ve fetvahânenin örgütlenmiş çalışma düzenini yansıtır; belge niteliği taşımaz. Fetva emini ve fetva kâtipleri aracılığıyla soruların standart biçimde yazılıp cevaplanması usulünün onun döneminde yerleştiği kabul edilir. Fetvaları ölümünden sonra öğrencileri ve kâtipleri tarafından ayrı mecmualarda derlendi; bunların bir bölümü M. Ertuğrul Düzdağ tarafından 1972’de yayımlandı.
Ma’rûzât, Ebussuud’un doğrudan padişaha arz ettiği ve padişahın onayıyla kanun hükmü kazanan hukukî görüşlerin toplandığı derlemedir. Bu metinde nikâh akdinin kadı izniyle yapılması, dava zamanaşımı gibi konularda mezhep içi görüşlerden hangisinin uygulanacağı belirlenmiştir. Ma’rûzât’ın önemi, fetva ile kanun arasındaki köprüyü somut biçimde göstermesindedir: müftînin görüşü, padişah iradesiyle bütün kadılar için bağlayıcı hâle gelir. Safevîler ve Kızılbaş olarak anılan Anadolu toplulukları hakkındaki fetvaları da bu külliyatın parçasıdır; bu fetvalar Safevî tarafını dinî bakımdan sapkın ilan ederek Osmanlı-Safevî mücadelesine hukukî bir çerçeve sağlamıştır. Bu metinler, dönemin siyasî-mezhebî çatışmasının belgeleri olarak okunmalı, bugünkü anlamda tarafsız hukuk görüşü sayılmamalıdır.
Tefsiri ve diğer eserleri
En tanınmış eseri, tam adıyla İrşâdü’l-akli’s-selîm ilâ mezâya’l-Kitâbi’l-Kerîm olan Arapça Kur’an tefsiridir. Süleyman Ateş’in TDV maddesinde aktardığına göre Ebussuud eseri uzun süre tasarladıktan sonra ileri yaşında yazmaya başlamış, 972/1565’te Sâd sûresine kadar olan bölümünü temize çekerek Kanuni’ye sunmuş, kalanını yaklaşık bir yıl içinde tamamlamıştır. Tefsir, Zemahşerî’nin el-Keşşâf’ı ile Beyzâvî’nin Envârü’t-tenzîl’ini temel alır; Kur’an’ın belâgatini, âyetler arasındaki bağlantıları ve dil inceliklerini öne çıkaran dil-edebiyat ağırlıklı tefsir geleneğine bağlıdır. Osmanlı medreselerinde ve daha sonra İslâm dünyasının geniş kesiminde okunmuş, Âlûsî gibi sonraki müfessirleri etkilemiştir. Eserin tenkitli neşri 2021’de İSAM tarafından dokuz cilt hâlinde yayımlanmıştır.
Ebussuud’un fıkıh, Arap dili ve tasavvuf konularında risâleleri, para vakfı üzerine bir risâlesi ve Arapça-Türkçe şiirleri de vardır. Eserlerinin tam sayısı ve bir kısmının ona aidiyeti yazma kataloglarına dayalı araştırmalarla hâlâ netleştirilmektedir; bu sayfada yalnız güvenilir biçimde bilinenler anılmıştır.
Kanuni ve II. Selim ile ilişkisi
Kanuni ile Ebussuud arasındaki yakınlık, kaynaklarda hem resmî hem kişisel düzeyde anlatılır. Padişahın 1566 Sigetvar seferinden ona yazdığı ve “halde haldaşım, sinde sindaşım, âhiret karındaşım” ifadelerini içeren mektup bu yakınlığın en çok anılan tanığıdır; mektubun metni Osmanlı biyografi geleneğinde aktarılır. Süleymaniye Camii’nin temelinin 1550’de Ebussuud tarafından atıldığı anlatısı da yaygın olarak tekrarlanır; Mimar Sinan’ın inşa ettiği bu külliyeyle Ebussuud’un ilişkisi, dönemin ilmiye-saray yakınlığının simgesi olarak anılır, fakat temel atma töreninin ayrıntıları çağdaş belgeyle değil sonraki anlatılarla bilinir. II. Selim döneminde de makamını korudu; Kıbrıs fetvası bu dönemin en bilinen hukukî kararıdır. Uzun görev süresi, iki padişah devrinde de ilmiyenin en üst makamının siyasî iktidarla uyumlu çalıştığını gösterir.
Ölümü ve kabri
Ebussuud Efendi 5 Cemâziyelevvel 982’de, yani 23 Ağustos 1574’te İstanbul’da öldü. Bazı popüler yayınlarda görülen 12 Ağustos tarihi hicrî-milâdî çevrimindeki farklılıktan kaynaklanmaktadır; akademik kaynaklar 23 Ağustos’u verir. Cenaze namazını dönemin âlimlerinden Muhaşşî Sinan Efendi’nin kıldırdığı aktarılır. Eyüp’te, kendi yaptırdığı sıbyan mektebinin önündeki hazireye defnedildi. Mektep ve hazire bugün Eyüpsultan’da Cami-i Kebir Caddesi üzerinde, Eyüp Sultan Camii’nin yakınında ve Sokollu Mehmed Paşa Türbesi’nin bitişiğinde yer alır; hazirede aile fertlerinin ve sonraki yüzyıllara ait başka kabirlerin de bulunduğu kültür envanteri kayıtlarında belirtilir. Evliya Çelebi’nin mektebin yanında bir zâviye ve sebil de gördüğü aktarılır.
Hukukî ve ilmî mirası
Ebussuud’un mirası üç düzeyde ele alınabilir. Birincisi hukuk teorisi düzeyidir: Osmanlı kanunnâmelerini fıkıh kavramlarıyla temellendirmesi, örfî hukukun şeriat karşısındaki meşruiyet sorununu çözen bir yol açtı. Bu yaklaşım, 1858 Arazi Kanunnâmesi’ne kadar Osmanlı toprak hukukunun temel dili olarak kaldı; Colin Imber’in çalışması, Ebussuud’un bu işi yaparken fıkıh geleneğinin sınırlarını nasıl zorladığını ve nerede durduğunu ayrıntılı biçimde gösterir. İkincisi kurumsal düzeydir: mülâzemet usulü, ilmiye kademeleri ve fetvahânenin işleyişi onun döneminde düzene bağlandı; şeyhülislâmlık makamı devlet içinde bugün bilinen ağırlığını büyük ölçüde bu dönemde kazandı. Üçüncüsü ilmî düzeydir: İrşâdü’l-akli’s-selîm, Osmanlı tefsir geleneğinin en çok istinsah edilen ve okutulan eseri olarak yüzyıllarca medrese müfredatında kaldı.
Bu mirasın eleştirel bir yönü de vardır. Kadıları Hanefî mezhebinin sahih görüşleriyle sınırlaması ve fetvayı padişah iradesine bağlayan Ma’rûzât uygulaması, hukuk birliğini güçlendirirken içtihat alanını daralttı; Birgivî çizgisindeki âlimler bu yaklaşımı devlet çıkarının fıkha öncelenmesi olarak eleştirdi. Modern tarihçilik, Ebussuud’u ne yalnız “şeriatın koruyucusu” ne de yalnız “padişahın hukukçusu” olarak görür; onu, 16. yüzyıl Osmanlı merkezî devletinin ihtiyaçlarıyla Hanefî fıkıh geleneğini aynı metinlerde buluşturan bir aracı olarak değerlendirir.
Tartışmalı anlatılar ve kaynakların sınırı
Ebussuud hakkındaki temel biyografik bilgiler Osmanlı ulemâ biyografileri, özellikle Atâî’nin Hadâiku’l-hakāik’i ve Taşköprizâde geleneğine dayanır; bu metinler ilmiye içinden yazıldığı için görev tarihlerinde güvenilir, fakat kişisel anekdotlarda yüceltici bir eğilim taşır. Doğum yeri (Meteris köyü ya da İskilip) ve annesinin Ali Kuşçu ile akrabalık derecesi kaynaklarda farklıdır. Bir günde binden fazla fetva verdiği, Süleymaniye’nin temelini attığı ve Kanuni ile mektuplaştığı anlatıları biyografi geleneğinden gelir; çağdaş arşiv belgesiyle teyit edilmiş değildir ve bu sayfada rivayet olarak sunulmuştur. Kahve ve benzeri gündelik konulardaki fetvalarının içeriği hakkında farklı aktarımlar bulunduğundan bu konuda hüküm kurulmamıştır. Popüler kültürde ve dizilerde yer alan tasvirleri kaynak değeri taşımaz. Ebussuud’un doğrulanmış çağdaş bir portresi bilinmemektedir; bu sayfadaki görsel, 16. yüzyıl ilmiye kıyafetine dayanan temsilî bir canlandırmadır.
Kaynakça
- Colin Imber, Ebu’s-su’ud: The Islamic Legal Tradition, Jurists: Profiles in Legal Theory, Edinburgh University Press, Edinburgh 1997 (Stanford University Press baskısı aynı yıl). sup.org/books/title/?id=2175
- Richard C. Repp, The Müfti of Istanbul: A Study in the Development of the Ottoman Learned Hierarchy, Oxford Oriental Institute Monographs 8, Ithaca Press, London 1986.
- M. Ertuğrul Düzdağ, Şeyhülislâm Ebussuûd Efendi Fetvaları Işığında 16. Asır Türk Hayatı, Enderun Kitabevi, İstanbul 1972 (fetva metinlerinin neşri).
- Halil İnalcık, “Kanunnâme” maddesi, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 24, İstanbul 2001, s. 333–337. islamansiklopedisi.org.tr/kanunname
- Halil İnalcık, “Islamization of Ottoman Laws on Land and Land Tax”, Festgabe an Josef Matuz: Osmanistik – Turkologie – Diplomatik, haz. Christa Fragner ve Klaus Schwarz, Klaus Schwarz Verlag, Berlin 1992, s. 101–118.
- Süleyman Ateş, “İrşâdü’l-akli’s-selîm” maddesi, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 22, İstanbul 2000, s. 456–458. islamansiklopedisi.org.tr/irsadul-aklis-selim
- M. Macit Kenanoğlu, “Mîrî Arazi” maddesi, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 30, İstanbul 2005, s. 157–160. islamansiklopedisi.org.tr/miri-arazi
- Ebüssuûd Efendi, İrşâdü’l-akli’s-selîm ilâ mezâya’l-Kitâbi’l-Kerîm, tenkitli neşir, koordinatör Mehmet Taha Boyalık, 9 c., İSAM Yayınları, İstanbul 2021.
- İslâm Düşünce Atlası, “Ebüssuûd” maddesi (kronoloji ve eser listesi için yardımcı kaynak). islamdusunceatlasi.org/ebussuud/248