Haçova Zaferi

1280px-Battle_of_Mez%C5%91keresztes_1596.jpg

Osmanlı ordusu Eylül 1596’da Eğri Kalesi’ni kuşatmaya devam ederken, Arşidük Maksimilyan kumandasında büyük bir Avusturya ordusu Türkler'le savaşmak için Haçova’ya doğru yürüyüşe geçmişti. Bu orduya Erdel, Alman, Leh, Çek, Macar ve Italyan askerleri de katılmış, böylece 300 bin kişilik bir kuvvet meydana getirmişlerdi. Türk ordusunun asker sayısı 140 bin kadardı.

Şimdi veziriâzam İbrahim Paşa idi. İbrahim Paşa, Avusturya ordusunu kaleye yardım için gelen önemsiz bir kuvvet sanmıştı. Onun için Cafer Paşa kumandasındaki bir birliği bu ordunun üzerine gönderdi. Cafer Paşa, emrindeki kuvvetleri derhal savaş nizamına sokarak hücum emrini verdi. Fakat düşman ordusunun çok kalabalık olduğunu, saldırmanın bir çeşit intihar anlamına geleceğini gören yeniçerilerin bir kısmı bu emri dinlemedi. Birliğin ön safta savaşanları öldü, üçte ikisi geri çekildi. Cafer Paşa’nın büyük bir cesaretle düşmanın üzerine at sürerek çarpışması da sonuç vermedi. 1000 yeniçeri ve 100 tımarlı sipahi şehit düştü. Ayrıca 42 top kaybedildi.

Bu olay Osmanlı ordusunda eski disiplinin kalmadığını gösteriyordu. Oysa o güne kadar OsmanlIlar’ın asıl üstünlüğü çelikten bir disiplin ve iradeye sahip olmalarıydı. Böyle olduğu için de sayıca kendinden kat kat üstün olan nice orduları yenmiş, eşsiz zaferler kazanmıştı. Şimdi ise bu disiplinin sarsıldığı görülüyordu ve bu durumda düşmanın sayıca fazla olması halinde savaş kaybedilebilirdi.

Padişah düşmandan yüz çevirmez...​

Akşam olunca, Cafer Paşa gecenin karanlığından yararlanarak kaleye çekildi. Bundan sonra Osmanlı karargâhında bir savaş meclisi toplandı. Devlet büyüklerinden bazıları savaşa taraftar değillerdi. Fakat Hoca Sadeddin Efendi bu görüşte olanlara şiddetle karşı çıktı. Başında padişahın bulunduğu bir Türk ordusu savaştan kaçamazdı. Savaşa girilmese bile düşman bu çekingenlikten yararlanıp takibini sürdürür, kendisine daha uygun şartlarda savaşı kaçınılmaz hale getirebilirdi.

Bunları hatırlatan Sadeddin Efendi, “Osmanlı Devleti’nde bir padişahın çok kuvvetli bir sebep olmadıkça düşmandan yüz çevirdiği işitilmemiştir!” diye bağırdı.

Paşalar arasında yapılan tartışmalardan sonra savaşa karar verildi ve Hoca Sadeddin Efendi padişahın huzuruna çıkarak düşmanla vuruşma kararı alındığını bildirdi.

24 Ekim 1596'da Osmanlı ordusu Haçova’ya gelmiş, savaş nizamını almıştı. Padişahın otağı epeyce gerilerde kurulmuş, Rumeli beylerbeyi Haşan Paşa sağ kanatta, Anadolu beylerbeyi Lâiâ Mehmed Paşa sol kanatta yer almışlardı. Cigalzâde Sinan Paşa ise öncü birliklerini idare edecek, Fetih Giray Kırım süvarileriyle onun yanında yer alacaktı.

25 Ekim günü küçük çapta vuruşmalar ve karşılıklı top atışlarıyla geçti. Ertesi sabah Türk kuvvetleri bataklıkla geçitleri aşarak hücuma başladılar. Avusturyalılar başlangıçta uzun menzilli topları ve tüfekçi kıtalarının ateşiyle savunmada bulunuyorlardı. Fakat, ikindiye doğru önce piyadeleri ve süvarileri öne sürerek büyük ve gerçekten çok şiddetli bir hücuma geçtiler. Öncü kuvvetlerin başında bulunan Sinan Paşa asıl kuvvetlerin bulunduğu yöne doğru çekilmeye başladı. Sağ kanatda düşmanı asıl kuvvetlerinden ayırmak ve parça parça tepelemek için yavaş yavaş geriye çekildi. Tam bu sırada Fetih Giray’ın kumandasındaki süvariler düşmanın gerilerine doğru hücuma geçti. Fakat çok şiddetli karşılık göstererek geri çekildi. Böylece şiddetli bir baskı aitında bulunan sağ kanadın çekiliş yolu tıkanmış oluyordu. Türk ordusunun bu kısmında başgösteren kargaşalığı düşman kendi askeri sanarak şevk ve gayretini arttırdı, bataklık geçitleri aşarak Türk ordugâhına kadar girdi ve yağmaya başladı.

Aslında bu çekilme bir taktik gereği idi ve düşmanı çembere almak amacını güdüyordu. Fakat düşmanın ordugâha kadar girmesi beklenmiyordu.

Kazma, kiirek ve kepçelerle dövülen düşman ordusu​

İlk defa bir meydan savaşma katılan III. Mehmed bu manzara karşısında şaşırdı ve “Bundan sonra çare ve tedbir nedir?” diye sordu. Hoca Sadeddin Efendi onu şu sözlerle yatıştırdı:

Padişahım, çengin hali budur. Lâzım olan, yerinizde kararlı olarak kalmaktır. Hatırınızı hoşça tutun, zafer bizim olacaktır.

Artık ateş kesilmiş, askerler göğüs göğüse savaşmaya başlamıştı. Tehlike büyüktü. Vezirler, devlet erkânı, padişahın etrafını çevirerek arslanlar gibi dövüşüyor, Hoca Sadeddin Efendi durmadan askerin mâneviyatını yükseltecek sözler söylüyordu.

Düşmanın ordugâh çadırlarını yağmalamaya başlaması paniğe sebep olmadı. Aksine, buradaki geri hizmet bölükleri arasında beklenmeyen bir hareket oldu. Karakollukçu (hademe), aşçı seyis, deveci ve katırcılar ellerine geçirdikleri kazma, kürek, balta, kepçe, satır ve kazanlarla düşmana saldırdı. Karargâhta tarihin o güne kadar kaydetmediği derecede korkunç ve o derecede hayret edilecek bir boğuşma başladı. Baltalar durmadan kafa kol koparıyor, satırlar adam doğruyor, dirgenler vücutlara saplanıyor, ağır kepçeler kafalara iniyordu.

Bu manzara ordunun diğer birliklerine de gayreti arttırdı. Padişahın at üstünde ve dimdik durduğunu gören asker yeni bir heyecanla coşmuştu. O sırada Sinan Paşa’nın öncü birlikleri ve Kırım alayları hücuma geçti. Neye uğradığını anlayamayan düşman birden bozuldu. Can havliyle bataklığa kaçan 20 bin düşman askeri orada boğuldu. Kılıçtan geçirilenlerle birlikte Avusturya ordusu 50 bin ölü vermişti. Pek çok da yaralı vardı. Ayrıca 95 büyük Avusturya topu ele geçirilmişti

Fakat bu parlak zaferden gereği gibi yararlanılmadı. Viyana yolu açılmış olmasına rağmen ordu buraya yürümeyip Eğri’ye çekildi.

Padişah III. Mehmed birbuçukay sonra İstanbul'a döndü ve coşkun gösterilerle karşılandı.
 
Üst Alt