Kısa kimlik ve önemi
Beşiktaşlı Yahya Efendi, 16. yüzyıl Osmanlı ilmiyesinin tanınmış bir müderrisi, Beşiktaş’ta kurduğu dergâhla anılan bir mutasavvıf ve Müderris mahlasıyla şiirler yazmış bir şairdir. Tarihsel önemi tek bir alana sığmaz: annesi Afife Hatun’un Trabzon’da Şehzade Süleyman’ı da emzirmiş olması onu Kanuni Sultan Süleyman’ın süt kardeşi yapmış; bu yakınlık, bir medrese hocasının padişaha doğrudan arzuhal sunabildiği, sadrazamlarla çekişebildiği ve saray ile halk arasında aracılık edebildiği alışılmadık bir konum yaratmıştır. Sahn-ı Semân müderrisliğinden azledildikten sonra Beşiktaş’ta kendi imkânlarıyla kurduğu tekke, mescid, medrese ve hamamdan oluşan yerleşim, Boğaziçi kıyısının iskânında rol oynamış ve ölümünden sonra da yüzyıllarca ziyaret edilen bir merkez olmuştur. Yahya Efendi bu yönüyle hem klasik dönem ulemasının kariyer yolunu hem de tekke ile devlet arasındaki ilişkinin sınırlarını gösteren bir örnektir.
Adları, lakapları ve adaş ayrımı
Kaynaklarda adı Yahyâ b. Ömer olarak geçer; Beşiktaş’taki dergâhı dolayısıyla “Beşiktaşî” veya “Beşiktaşlı” nisbesiyle, ilmiye kariyeri dolayısıyla “Müderris” ve “Molla Şeyhzâde” lakaplarıyla anılmıştır. Şiirlerinde Müderris mahlasını kullanmıştır; Türk edebiyatı sözlüklerinde bu mahlasla kayıtlıdır.
Bu sayfa yalnız Beşiktaşlı Yahya Efendi’yi anlatır. Osmanlı tarihinde aynı adı taşıyan başka kişilerle karıştırılmamalıdır: 17. yüzyılın ünlü şair-şeyhülislâmı Zekeriyyâzâde Yahyâ Efendi (ö. 1644) ayrı bir kişidir ve Beşiktaşlı Yahya Efendi ile akrabalığı yoktur. Şehzade Mustafa için ünlü mersiyeyi yazan Taşlıcalı Yahyâ da aynı dönemde yaşamış farklı bir şairdir; her ikisinin Mustafa’nın ölümüne tepki göstermesi bir karışıklık nedeni olabilir, ancak biri bir sipahi şair, diğeri bir müderris ve şeyhtir. Bu sayfada anlatılan kişi, Trabzon doğumlu, Kanuni’nin süt kardeşi olan ve Beşiktaş’ta gömülü bulunan Yahya Efendi’dir.
Doğumu, ailesi ve Kanuni ile süt kardeşliği
Yahya Efendi, kaynakların birleştiği bilgiye göre hicrî 900 yılında Trabzon’da doğdu; bu yılın milâdî karşılığı çalışmalarda 1494 veya 1495 olarak verilir. Babası, ilmiye sınıfından Şâmî Ömer Efendi’dir; adındaki nisbe Şam’la ilişkisini gösterir, Gelibolulu Mustafa Âlî ise onun Amasyalı olduğunu kaydeder. Ömer Efendi o sırada Trabzon kadısıydı ve bu görev, Yavuz Sultan Selim’in şehzade olarak Trabzon sancak beyliği yaptığı döneme denk düşer. Annesi Afife Hatun’dur.
Süt kardeşliğin kaynağı, Şehzade Selim’in oğlu Süleyman ile Kadı Ömer Efendi’nin oğlu Yahya’nın aynı günlerde doğmuş olmasıdır. Kaynaklarda aktarıldığına göre şehzadenin annesinin sütü yetmeyince Afife Hatun, kendi oğluyla birlikte Şehzade Süleyman’ı da emzirmiş; böylece Yahya Efendi ile Süleyman süt kardeşi olmuştur. Bu bilgi Peçuylu İbrâhim ve Mehmed Dâî’nin Menâkıb’ı gibi kaynaklara dayanır; Heath W. Lowry, iki aile arasındaki yakınlığın babaların dönemine, yani Trabzon’daki sancak beyi ile kadı arasındaki ilişkiye kadar uzandığını ileri sürmüştür. Kanuni’nin, Yahya Efendi’den yalnız birkaç gün küçük olduğu için ona “ağabey” diye hitap ettiği rivayeti de bu süt kardeşliğin bir uzantısı olarak anlatılır. Şâmî Ömer Efendi’nin Trabzon’dan sonraki hayatı hakkında bilgi yoktur; yalnız Şam’a dönüp orada öldüğü aktarılır.
Yahya Efendi’nin çocukluk ve ilk gençlik yılları Trabzon’da geçti; eğitimine burada başladı. Menâkıb’da anlatılan ve sonraki araştırmalarda da anılan bir rivayete göre Şehzade Süleyman ile birlikte Kostanta adlı bir zımmî ustanın yanında kuyumculuk öğrenmiştir; bu rivayet, Süleyman’ın kuyumculuğa merakına ilişkin başka anlatılarla uyumludur, ancak menkıbe kaynaklıdır. Yine çocukluğunu Rum nüfusun yoğun olduğu Trabzon’da geçirmesi, ileride Rumca konuştuğuna dair anlatılara tarihsel bir zemin sağlar.
Eğitimi ve müderrislik yılları
İstanbul’a geliş tarihi kesin değildir. Mehmed Dâî’nin verdiği bilgi doğru kabul edilirse Yavuz Sultan Selim devrinde İstanbul’a gelmiştir; Divan’ında Çaldıran Seferi’nden söz etmesi de bu yönde yorumlanmıştır. Nazmi Sevgen ise bu yolculuğu Kanuni’nin tahta çıkışına, 930/1521 yılına yerleştirir. Araştırmaların birleştiği nokta, en geç Kanuni devrinin ilk yıllarında İstanbul’da bulunduğudur.
Medrese eğitimini, yirmi dört yıl şeyhülislâmlık yapan Zenbilli Ali Efendi’nin (ö. 932/1526) yanında tamamladı. Kaynaklar bu ders halkasına girmesinde padişahla arasındaki bağın etkili olmuş olabileceğini not eder, fakat bu bir tahmindir. Zenbilli’nin ölümünden kısa süre sonra müderris pâyesiyle göreve başladı: ilk görev yeri günlük on beş akçe ile Cânbâz Mustafa Medresesi’dir; ardından otuz akçe ile Hacı Hasanzâde Medresesi’ne yükseldi. Sonra Efdâliye Medresesi ve Gebze’deki Çoban Mustafa Paşa Medresesi’nde ders verdi. 958/1551’de Arapzâde’nin yerine Üsküdar’daki Mihrimah Sultan Medresesi’ne, 960/1553’te ise Kadızâde Ahmed Şemseddin Efendi’nin yerine Fatih Külliyesi içindeki Sahn-ı Semân Medresesi’ne tayin edildi. Sahn, Osmanlı ilmiye hiyerarşisinde mevleviyet kadılıklarına açılan en üst basamaklardan biriydi; bir Trabzon kadısının oğlunun yaklaşık yirmi beş yılda bu basamağa ulaşması, dönemin ilmiye yolunun işleyişini gösteren tipik bir kariyerdir.
Müderrisliğinin yanı sıra kaynaklar onun matematik, geometri, felsefe, astronomi ve tıpla da ilgilendiğini aktarır; Mihrimah Sultan’ın bir hastalığını tedavi ettiğine dair anlatı bu çerçevede zikredilir. Bu ilgilerin kapsamı hakkında bağımsız belge bulunmadığından, burada yalnız kaynakların aktardığı biçimde kaydedilmektedir.
Şehzade Mustafa meselesi ve azli
Yahya Efendi’nin hayatındaki dönüm noktası, Kanuni’nin en büyük oğlu Şehzade Mustafa’nın Ekim 1553’te babasının emriyle öldürülmesidir. Bu olayın ardından Mustafa’nın annesi Mahidevran saraydan uzaklaştırıldı. Yahya Efendi, Mahidevran’ın yeniden saraya döndürülmesi için padişaha bir arzuhal sundu. Kaynaklar, Kanuni’nin bu müdahaleye gücendiğini ve Yahya Efendi’yi Sahn-ı Semân müderrisliğinden azlettiğini yazar; azil, Sahn’daki görevinin ikinci yılına yerleştirilir. Kısa süre sonra günlük elli akçe ile emekli edildi; Gelibolulu Mustafa Âlî bu gelirin daha sonra altmış akçeye çıkarıldığını, II. Selim devrinde ise yüz akçeye yükseltildiğini aktarır.
Âşık Çelebi, Yahya Efendi’nin bu muameleden çok etkilendiğini ve “elli akçe ile ekmek alırdım, şimdi ekmeğimizi kestiler” anlamına gelen bir sözünü nakleder; ancak aynı kaynak onun devlet hizmetine bir daha dönmediğini de vurgular. Bu olay, ilmiye mensuplarının hanedan içi meselelere müdahalesinin sınırını gösterir: Süt kardeşlik bağı Yahya Efendi’ye arzuhal sunma cesareti vermiş, fakat azilden korumamıştır. Mustafa’nın öldürülmesine yalnız Yahya Efendi değil, Taşlıcalı Yahyâ’nın mersiyesinde görüldüğü gibi dönemin başka şair ve âlimleri de tepki göstermişti; Yahya Efendi’nin tepkisini diğerlerinden ayıran, doğrudan padişaha yazılmış olması ve somut bir bedelinin bulunmasıdır.
Beşiktaş dergâhı: imar, iskân ve toplumsal işlev
Azlinden kısa süre sonra Yahya Efendi Beşiktaş’ta kendi imkânlarıyla geniş bir arazi satın aldı ve ömrünün geri kalanını burada kurduğu dergâhında geçirdi. M. Baha Tanman, külliyenin kuruluşunu 945/1538 yıllarına kadar götürür; bu, arazinin bir bölümünün azilden önce edinilmiş olabileceğini düşündürür. Kaynaklar arasında kesin bir kuruluş yılı üzerinde birlik yoktur; kesin olan, tekkenin 1550’lerin ortasından itibaren şeyhin sürekli ikametgâhı olduğudur. Satın aldığı arazi, bugünkü tekke ve türbe alanının yanı sıra sonradan Yıldız ve Çırağan saraylarının sınırlarına katılan geniş bir bölgeyi kapsıyor, Yıldız Tepesi’nden Boğaz kıyısına kadar uzanıyordu.
Yahya Efendi bu araziyi bağ ve bahçeye dönüştürdü; tekkesini mescid, tevhidhâne, medrese, hamam, çeşme, evler ve münzevilere ayrılmış hücrelerden oluşan bir külliye biçiminde kurdu. Âşık Çelebi ve Gelibolulu Mustafa Âlî, şeyhin vakıf gelirlerinin tamamını yeni binalara, onarıma ve bahçe tesisine harcadığını, dağ kazdırıp deniz doldurtarak yeni arazi kazandığını naklederler. Dergâhın kurulduğu yerin, Hızır ile Mûsâ’nın buluştuğu yer kabul edilen ve şeyhin rüyasında gördüğü bir işaretle seçtiği “Hıdırlık” olduğu menkıbesi, Mehmed Dâî’nin Menâkıb’ına dayanan bir rivayettir. İmar faaliyeti Beşiktaş’la sınırlı kalmadı: Kınalızâde Hasan Çelebi, Anadolu Kavağı yakınlarında, Yoros’ta bir mescid, medrese ve hamam yaptırdığını yazar; şeyhin sık sık Kavak’a çekildiği de aktarılır.
Tekkenin toplumsal işlevi, 16. yüzyıl İstanbul’unda tekkelerin oynadığı rolü somut biçimde gösterir. Beşiktaş’ın Hıristiyan nüfusun yoğun olduğu, gemicilerin uğrak yeri bir kıyı olması, dergâhı gayrimüslim ziyaretçilere de açık tuttu. Menâkıb’da Yahya Efendi’nin bazı denizcileri ve Yahudileri Müslümanlığa kazandırdığı, boğulmakta olan Hıristiyanları kurtardığı, kendisine gelen bir metropolitle Rumca konuştuğu anlatılır. Bu anlatılar menkıbe niteliği taşımakla birlikte, şeyhin gayrimüslimler arasında da tanındığı ve ihtidalarda etkili olduğu sonucunu araştırmacılar kabul edilebilir bulur; “on beş dil bildiği” gibi ifadeler ise abartılı rivayet sayılmalıdır. Aynı dönemde Yahya Efendi, halk için saraya ve devlet adamlarına şefaatnâme yazan bir aracı olarak da işlev gördü; Evliya Çelebi, Ayasofya’da verdiği vaazlara halkın üç gün önceden hazırlandığını ve caminin adım atılamayacak kadar dolduğunu yazar.
Devlet adamlarıyla ilişkileri
Azle rağmen Kanuni ile Yahya Efendi arasında kalıcı bir düşmanlık oluşmadı; padişahın ona şefaat için başvuranların isteklerini genellikle yerine getirdiği ve tekkeyi ziyaret ettiği aktarılır. Buna karşılık dönemin sadrazamlarıyla ilişkileri gergindi. Menâkıb’a göre Rüstem Paşa, yaptırdığı bir yapı için Yoros Kalesi’ni yıktırmak isteyince şeyhin sert tepkisiyle karşılaştı; Yahya Efendi padişaha adam gönderip paşayı şikâyet etti. Rüstem Paşa’nın bunun üzerine attan düşerek yaralandığı ve şeyhten özür dilediği yolundaki anlatı, Menâkıb yazarının Rüstem Paşa’yla “hesaplaşması” olarak okunmalıdır; Haşim Şahin bu gerginliğin temelinde, Şehzade Mustafa olayındaki rolü bilinen Rüstem Paşa ile şehzadeyi çok seven şeyh arasındaki karşıtlığın bulunduğunu belirtir. Nev’îzâde Atâî’ye göre Semiz Ali Paşa ile de bir isteğinin geri çevrilmesi üzerine arası açılmış, paşa hastalanınca barışmışlardır. Sokollu Mehmed Paşa’ya ise müridi Turak Bey’in işleri hakkında mektup yazdığı bilinir. Bu ilişkiler, şeyhin devlet işlerine müdahale olarak algılanan girişimlerinin bir aracı otorite talebi olduğunu gösterir.
II. Selim döneminde Yahya Efendi’nin nüfuzu arttı. Baba dostu olan şeyhe padişahın büyük saygı gösterdiği, tekkeyi ziyaret ettiği, hediyeler gönderdiği ve emekli maaşını yüz akçeye çıkardığı kaydedilir. Kaynaklar onun bu devirde “kutb-ı a‘zam” sayıldığını yazar; bu ifade, çağdaşlarının gözündeki manevi konumu yansıtır, resmî bir unvan değildir.
Tasavvufî kimliği: Üveysîlik ve kaynakların sınırı
Yahya Efendi’nin tasavvufî mensubiyeti kaynaklarda belirsizdir. Tarikatı konusunda Üveysî olduğundan başka kayıt yoktur; Üveysîlik, yaşayan bir şeyhten değil, doğrudan manevi yoldan icazet alma anlayışını ifade eder ve bu bağlamda onun Hızır’dan icazet aldığı yaygın rivayeti anlatılır. Bir silsilesinin bulunmaması, geleneğini sürdüren bir şeyhinin bilinmemesi ve erken kaynakların onu meşâyihten çok ulema arasında sayması, Haşim Şahin’in dikkat çektiği gibi, mutasavvıf kimliğine dair rivayetlerin Mehmed Dâî’nin Menâkıb’ı merkezli olarak sonradan gelişmiş olabileceği ihtimalini akla getirir. Meral Asa, Divan’daki “bâtınıdur Mevlevî” dizesinden hareketle şeyhin Mevlevî eğilimi taşıyabileceğini ileri sürmüştür; bu da bir yorumdur. Kesin olan, tekkesinin sağlığında son derece popüler olduğu, devlet adamları, tüccarlar ve gemiciler tarafından ziyaret edildiği; ölümünden sonra ise dergâhın Nakşibendî ve Kādirî şeyhlerince kullanıldığıdır. Bu bakımdan Yahya Efendi bir tarikat kurucusu değil, kendi kişiliğiyle sınırlı kalmış bir şeyh olarak değerlendirilir.
Şairliği: Müderris mahlası ve Divan
Yahya Efendi, Müderris mahlasıyla şiirler yazdı. Divan’ının bilinen tek nüshası Millî Kütüphane Fahri Bilge koleksiyonunda 210 numarada kayıtlıdır; Ayvansarâyî bu eserin şeyhin ölümünden sonra derlendiğini yazar. Şiirlerinde dünya hayatını ve kendi konumunu sorgulayan, dönemin siyasi ve toplumsal meselelerine dokunan, pirinç örneğinde olduğu gibi beslenme kültürüne değinen ve Kanuni’ye tavsiyelerde bulunan beyitler yer alır. Bazı beyitleri kendi izniyle Âşık Çelebi’nin tezkiresine alınmıştır; evinin yanına yaptırdığı çeşme için düşürdüğü tarih de anılır. Lowry, Muhibbî mahlasıyla şiir yazan Kanuni ile Yahya Efendi arasındaki edebî yakınlığa dikkat çeker. Divan’ın edebî değerinden çok tarihsel değeri, bir müderris-şeyhin gündelik hayata ve siyasete bakışını kendi ağzından yansıtmasındadır.
Ailesi
Eşinin adı Şerife Hatun olarak bilinir; hayatı hakkında bilgi yoktur. Mehmed Dâî, Yahya Efendi’nin İstanbul’a geldiğinde Kanuni’nin bir kız kardeşinin kızıyla evlendiğini yazar, fakat bu kişinin Şerife Hatun olup olmadığı kesin değildir. Şeyh İbrahim Efendi ve Şeyh Ali Efendi adlı iki oğlu vardır; ikisinin de şeyh unvanı taşıması dergâhta meşihati üstlendiklerini düşündürse de kaynaklarda bunu doğrulayan bilgi yoktur. Torunlarından Emetullah Hanım’ın Odabaşı Şeyhi Mustafa Efendi ile evlendiği, kadın divan şairi Hubbî Hatun’un (ö. 998/1590) da torunlarından olduğu rivayet edilir.
Ölümü ve türbesi
Yahya Efendi 9 Zilhicce 978 (4 Mayıs 1571) günü, Kurban Bayramı gecesi Beşiktaş’ta öldü. Bazı yayınlarda görülen 1570 tarihi, hicrî 978 yılının kabaca çevrilmesinden kaynaklanır; kaynaklardaki gün-ay bilgisi 1571’i verir. Cenaze namazı bayram namazının ardından Şeyhülislâm Ebussuud Efendi tarafından Süleymaniye Camii’nde kıldırıldı ve dergâhının bulunduğu yere defnedildi. Cenazeye devlet erkânı, ulema ve halktan büyük bir kalabalığın katıldığı, ölümünün yedinci gecesinin zikir ve Kur’an tilâvetiyle ihya edildiği aktarılır.
Ölümünden sonra II. Selim’in emriyle kabri üzerine kâgir, kubbeli bir türbe ile dervişler ve türbedar için hücreler yapıldı. Türbenin tasarımı Mimar Sinan’a atfedilir; bu atıf TDV maddelerinde ve modern literatürde yer alır, yapı Sinan’ın Beşiktaş’taki eserleri arasında sayılır. Türbede Yahya Efendi’nin yanı sıra annesi Afife Hatun ile oğulları Şeyh İbrahim ve Şeyh Ali Efendi gömülüdür. Yapı sonraki yüzyıllarda ihmal edilmedi: II. Mahmud, Abdülmecid, Pertevniyal Vâlide Sultan ve II. Abdülhamid devirlerinde onarıldı; bugünkü görünümü büyük ölçüde 1873’teki yenilemeye aittir. Tekkenin haziresine zamanla hanedan mensupları ve saray erkânı da defnedildi. Bu birikim, türbesi ve dergâhı ile Beşiktaş’ın Boğaz kıyısındaki en eski ziyaret yerlerinden birini oluşturmuştur.
Etkisi ve mirası
Yahya Efendi’nin tarihî önemi üç düzeyde ele alınabilir. Birincisi, saray ile ilmiye arasındaki ilişkinin kişisel bir örneğidir: süt kardeşlik bağı ona padişaha doğrudan ulaşma imkânı vermiş, fakat bu bağ hanedan içi bir meseleye müdahale ettiğinde onu korumamıştır. İkincisi, Beşiktaş’ın iskânında ve Boğaziçi kıyısının vakıf temelli imarında oynadığı roldür; dergâh, çevresindeki bağ ve bahçelerle birlikte bugün Yıldız ve Çırağan olarak bilinen alanın erken tarihinin parçasıdır. Üçüncüsü, tekkenin gayrimüslim denizcilere açık bir buluşma ve ihtida yeri olarak işlev görmesidir; bu, 16. yüzyıl İstanbul’unda tekkelerin toplumsal aracılık rolünü somut biçimde belgeler. Ölümünden sonra kültü sürdü: dergâh Nakşibendî ve Kādirî şeyhlerince kullanıldı, 19. yüzyılda postnişin Mehmed Nûri Efendi yeni bir menâkıbnâme yazdı, ve türbe Osmanlı hanedanınca defalarca onarıldı. Halk arasında Boğaz’ın manevi koruyucularından biri sayılması bu sürekliliğin popüler ifadesidir.
Tartışmalı anlatılar ve kaynakların sınırı
Yahya Efendi hakkındaki bilgilerin iki ayrı katmanı vardır. Birinci katman, çağdaş ve yakın dönem kaynaklarıdır: Âşık Çelebi’nin Meşâirü’ş-şuarâ’sı, Gelibolulu Mustafa Âlî’nin Künhü’l-ahbâr’ı, Kınalızâde Hasan Çelebi’nin tezkiresi ve Nev’îzâde Atâî’nin Zeyl-i Şekāik’i. Bu kaynaklar doğum yeri, hocası, medreseleri, azli ve emekli maaşı gibi olguları verir. İkinci katman, müridlerinden Şaban Efendi’nin soyundan Mehmed Dâî’nin yazdığı Menâkıb ile 19. yüzyılda Mehmed Nûri Efendi’nin bunun muhtasarı sayılabilecek menâkıbnâmesidir; Hızır’dan icazet, rüyayla yer seçimi, Rüstem Paşa’nın attan düşmesi, boğulanları kurtarma ve on beş dil bilme anlatıları buradan gelir. Bu sayfada ikinci katman “rivayet” olarak işaretlenmiştir.
Belirsizlikler açıktır: doğum yılının milâdî karşılığı 1494 ile 1495 arasında verilir; İstanbul’a geliş tarihi Yavuz devri ile 1521 arasında değişir; dergâhın kuruluş yılı (1538 veya azil sonrası) kesin değildir; tasavvufî mensubiyeti Üveysî kaydı dışında belgelenmemiştir; eşinin Kanuni’nin yeğeni olup olmadığı ve oğullarının meşihati devralıp almadığı bilinmemektedir. Türbenin Mimar Sinan’a atfı literatürde yerleşik olmakla birlikte, bu sayfada onu kesin bir belge olarak değil, kabul gören bir atıf olarak yazdık. Popüler yayınlarda görülen “Yahya Efendi’nin Kanuni’ye akıl hocalığı yaptığı” ya da “padişahın her kararını ona danıştığı” yönündeki ifadeler kaynaklarda bu genellikte yer almaz; süt kardeşlik gerçek, fakat siyasi etkisi arzuhal ve şefaat düzeyinde sınırlıdır. Dizi ve romanlardaki tasvirler kaynak değeri taşımaz.
Kaynakça
- Haşim Şahin, “Yahyâ Efendi, Beşiktaşlı” maddesi, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 43, İstanbul 2013, s. 243–244. islamansiklopedisi.org.tr/yahya-efendi-besiktasli
- M. Baha Tanman, “Yahyâ Efendi Külliyesi” maddesi, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 43, İstanbul 2013, s. 246–249. islamansiklopedisi.org.tr/yahya-efendi-kulliyesi
- Haşim Şahin, “XVI. Yüzyıl Osmanlı Toplumunda Çok Yönlü Bir Âlim: Beşiktaşlı Yahya Efendi”, Osmanlı Araştırmaları / The Journal of Ottoman Studies, XLIII (2014), s. 125–144. osmanliarastirmalari.isam.org.tr
- Heath W. Lowry, “From Trabzon to Istanbul: The Relationship between Süleyman the Lawgiver and His Foster Brother (Süt Karındaşı) Yahya Efendi”, Osmanlı Araştırmaları, 10 (1990), s. 39–48.
- Âşık Çelebi, Meşâirü’ş-şuarâ (çağdaş tezkire, 16. yüzyıl); neşir: Filiz Kılıç, İstanbul 2010, c. II, s. 796–799.
- Yahyâ Efendi, Divan, Millî Kütüphane, Fahri Bilge koleksiyonu, nr. 210 (birincil kaynak; ölümünden sonra derlenmiş yazma).
- Mehmed Dâî, Menâkıb-ı Şeyh Yahyâ Beşiktaşî, Süleymaniye Kütüphanesi, Hacı Mahmud Efendi, nr. 4604 (menkıbe kaynağı; rivayet katmanı için).
- Emine Çakır, “Müderris, Yahya Efendi, Beşiktaşlı Şeyh Yahya Efendi” maddesi, Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü (TEİS), Ahmet Yesevi Üniversitesi, 2015. teis.yesevi.edu.tr