Otuzbir Mart Vak’ası

On bir gün süren askerî ayaklanma, Hareket Ordusu ve II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesi
Ayasofya Meydanı’nda fesli askerler, sarıklı medrese talebeleri ve sivillerin gruplar hâlinde beklediği bir ilkbahar sabahını canlandıran temsilî tarih kitabı çizimi.

Otuzbir Mart Vak’ası, rûmî takvimle 31 Mart 1325’te, yani milâdî 13 Nisan 1909’da İstanbul’da başlayan ve on bir gün süren askerî ayaklanmadır. 12-13 Nisan gecesi 4. Avcı Taburu’na bağlı askerler subaylarını hapsederek şeriat talebiyle ayaklandı; bazı nizâmiye ve topçu birlikleri de katılınca üç-dört bin kişilik bir kalabalık Meclis-i Meb’ûsan önünde toplandı. Hükümet istifa etti, isyancıların talepleri silah tehdidi altında kabul edildi. Makedonya’da toplanan ve Hareket Ordusu adı verilen birlikler 19 Nisan’dan itibaren Yeşilköy’e ulaştı ve 24 Nisan’da şehrin denetimini aldı. Meclis 27 Nisan 1909’da II. Abdülhamid’i tahttan indirip yerine Mehmed Reşad’ı geçirdi. Olayın niteliği, kaynaklarda bugün de tartışmalıdır.

Otuzbir Mart Vak’ası nedir?

Otuzbir Mart Vak’ası, İstanbul’da 12-13 Nisan 1909 gecesi başlayan, on bir gün süren ve II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesiyle sonuçlanan askerî ayaklanmadır. Azmi Özcan’ın TDV İslâm Ansiklopedisi’ndeki maddesi olayı, İkinci Meşrutiyet’ten sonra en güçlü siyasî teşkilât hâline gelen İttihat ve Terakkî Fırkası’nın hâkimiyetine karşı bir tepki olarak başlayan hadise şeklinde tanımlar.

Bu sayfanın en zor kısmı, olayın adı değil niteliğidir. Vak’a bir yandan “şeriat isteriz” talebiyle başlamış bir asker ayaklanması, öte yandan İttihat ve Terakkî’nin iktidarı bütünüyle ele geçirmesiyle biten bir siyasî kırılmadır. Türkiye’de bu iki okuma yüz yılı aşkın süredir birbiriyle çatışır. Aşağıda ikisi de ayrı ayrı, taraf tutulmadan verilmiştir; kaynaklarca sabit olan ile yorum olan da ayrıca işaretlenmiştir.

Neden “31 Mart”? Rûmî ve milâdî takvim farkı

Olay milâdî takvimle 13 Nisan 1909’da başlamıştır; buna rağmen “31 Mart” diye anılır. Sebep, Osmanlı Devleti’nin resmî yazışmalarında ve basınında kullandığı rûmî takvimdir.

  • Rûmî takvim gün hesabı bakımından Jülyen takvimine dayanır. XX. yüzyılın başında Jülyen takvimi, milâdî (Gregoryen) takvimin on üç gün gerisindedir.
  • Rûmî yıl mart ayında başlar; yani mart, yılın birinci ayıdır.
  • Yıl numarası hicrî esaslı bir başlangıçtan sayıldığı için milâdî yıldan farklıdır: mart-aralık arası aylarda rûmî yıl, milâdî yıldan 584 eksiktir. 1909 - 584 = 1325.

Bu üç kural birleşince, milâdî 13 Nisan 1909 günü rûmî takvimde 31 Mart 1325’e denk gelir. Olay dönemin gazete ve belgelerinde bu tarihle kaydedildiği için ad da böyle yerleşmiştir. Bugün “31 Mart Olayı” denince milâdî 31 Mart değil, 13 Nisan 1909 kastedilir. Ayaklanmanın fiilen başladığı an ise 12-13 Nisan gecesidir; rûmî karşılığı 30-31 Mart gecesidir.

Olaya giden gerilim

1908 Temmuzunda anayasanın yeniden yürürlüğe konmasının ardından doğan coşku bir yıl içinde derin bir hayal kırıklığına dönüştü. Özcan’ın maddesi bu dönüşümün sebeplerini şöyle sıralar: İttihat ve Terakkî’nin siyasî sorumluluk üstlenmeden hükümet işlerine sürekli müdahale etmesi; vaatlerinin aksine kendisinden olmayanlara yönelik baskıcı tutumu; eski hesapları gündeme getiren intikamcı tavrı.

Dış gelişmeler bu tabloyu ağırlaştırdı: 5 Ekim 1908’de Avusturya’nın Bosna-Hersek’i ilhak ettiğini bildirmesi, Bulgaristan’ın bağımsızlığını ilan etmesi, 6 Ekim’de Girit’in Yunanistan’a katıldığını açıklaması. Muhalefet, özellikle basın yoluyla sertleşti; İttihatçıların itibarı zedelendi.

Muhalefetin iki kanadı vardı. Birincisi 14 Eylül 1908’de kurulan Ahrar Fırkası’nda toplanan Prens Sabahaddin çevresiydi. İkincisi, İttihatçıların uygulamalarını dinden sapma olarak niteleyen muhafazakâr kesimlerdi. Kendilerini güvende hissetmeyen İttihatçılar, 19 Ekim 1908’de Üçüncü Ordu’ya bağlı avcı taburlarını “meşrutiyetin muhafazası ve İstanbul’un güvenliği” gerekçesiyle Selânik’ten İstanbul’a getirtti. Bu karar, birkaç ay sonra ayaklanan birliğin şehirde bulunmasının doğrudan sebebidir.

17 Aralık 1908’de toplanan mecliste İttihatçılar üstünlük sağladı; Kâmil Paşa hükümeti gensoru ile düşürüldü ve 14 Şubat 1909’da Hüseyin Hilmi Paşa sadrazam oldu. 7 Nisan 1909’da, İttihatçılara sert eleştiriler yönelten Serbestî gazetesinin başyazarı Hasan Fehmi’nin Galata Köprüsü’nde faili meçhul bir cinayete kurban gitmesi tansiyonu bir anda yükseltti; ertesi gün yapılan cenaze töreni büyük bir tepki gösterisine dönüştü.

On bir gün: isyanın seyri

Hasan Fehmi cinayetinden birkaç gün sonra, 12-13 Nisan 1909 gecesi 4. Avcı Taburu’na bağlı askerler subaylarını hapsederek şeriat talebiyle ayaklandı. İstanbul’daki 5, 6 ve 7. Nizâmiye askerleriyle Beyoğlu Topçu alayındaki askerleri de yanlarına alarak Ayasofya Meydanı’na geldiler ve Meclis-i Meb’ûsan önünde toplandılar. Özcan, kalabalığı üç-dört bin civarında verir; ellerinde beyaz, yeşil ve kırmızı bayraklar vardı. Onlara, kuruluşu on gün kadar önce ilan edilen İttihâd-ı Muhammedî Cemiyeti üyeleri —başta Volkan gazetesi sahibi Derviş Vahdetî— ile Beyazıt ve Fâtih medreselerinin bazı talebeleri katıldı.

İşgal edilen mecliste ilan edilen talepler şunlardı: hükümetin istifası, Kâmil Paşa’nın sadârete ve İsmâil Kemal’in Meclis-i Meb’ûsan reisliğine getirilmesi, İttihatçı subayların değiştirilmesi ve ordudan tasfiye edilen alaylı subayların geri dönmesi, İttihat ve Terakkî’nin ilgası, şeriat hükümlerinin tamamen uygulanması ve olaylara katılanlar için af ilanı. Meclisin karar alacak çoğunluğu bulunmadığı hâlde, silah tehdidi altında bu taleplerin kabul edildiğine dair bir beyannâme ilan edildi; karar telgrafla saraya bildirildi ve padişah tarafından onaylandı. Sadrazam aynı gün öğleden sonra istifa etti; ertesi gün Hariciye Nâzırı Ahmed Tevfik Paşa sadrazam oldu.

On bir gün süren olaylar İstanbul’la sınırlı kalmadı; eyaletlerde ve özellikle Balkanlar’da büyük bir kargaşaya yol açtı. Şehirde can kayıpları oldu: saraya bilgi vermeye giden Adliye Nâzırı Nâzım Bey muhtemelen yanlışlıkla öldürüldü; Özcan, isyancılar tarafından öldürülenlerin sayısının yüze vardığını, aralarında Lazkiye mebusu Emîr Arslan ile Âsâr-ı Tevfik zırhlısı kumandanı binbaşı Ali Kabûlî Bey’in de bulunduğunu kaydeder.

Bu sırada iki önemli tavır alış kayda geçti. Ahrar Fırkası mensupları, isyanın meşrutiyet karşıtı ve Abdülhamid yanlısı bir görünüm kazanmaması için çalıştı. Cem‘iyyet-i İlmiyye-i İslâmiyye adı altında birleşen ulemâ ise isyanı desteklemediğini açıkça ilan etti. Bu iki kayıt, olayı “bütün dindarların meşrutiyete başkaldırısı” diye özetleyen anlatıyı doğrudan zayıflatır.

Hareket Ordusu ve şehrin denetiminin alınması

İttihat ve Terakkî’nin ileri gelenleri İstanbul’da saklandı ya da şehirden ayrıldı; buna karşılık eyaletlerde, özellikle Makedonya’da duruma hâkimdiler. Meşrutiyetin korunması için hemen asker toplanıp İstanbul’a yürünmesi kararlaştırıldı. İkinci ve Üçüncü Ordu askerlerinden oluşturulan ve Hareket Ordusu adı verilen öncü birlikler 19 Nisan’da trenle Yeşilköy’e geldi. Kumandan Hüseyin Hüsnü Paşa ertesi gün Hadımköy’e ulaştı; 22 Nisan’da kumandayı devralacak olan Mahmud Şevket Paşa Yeşilköy’e vardı.

Meclis-i Meb’ûsan 22 Nisan’da Yeşilköy’e giderek orada toplandı. 24 Nisan’da Hareket Ordusu şehrin denetimini tamamen ele geçirdi. Maçka Kışlası’na sığınmış bazı isyancıların kısa süreli karşı koyması ve yer yer görülen çatışmalar dışında ciddi bir direniş olmadı; buna rağmen birkaç yüz kişi öldü. İttihatçılar İstanbul’a döndü. Ardından kurulan örfî idare mahkemesi, Derviş Vahdetî dahil pek çok kişiyi meydanlarda kurulan darağaçlarında idam ettirdi. Tutuklanan bazı Ahrar Fırkası mensupları İngiltere’nin müdahalesiyle serbest bırakıldı.

Olaylardan padişahı da sorumlu tutan meclis, 27 Nisan 1909’da II. Abdülhamid’i tahttan indirdi ve yerine Mehmed Reşad’ı geçirdi. Abdülhamid, olayda dahlinin bulunup bulunmadığının araştırılması için tahkikat talebinde bulunduysa da bu kabul edilmedi. Özcan, Said Paşa’nın bu vesileyle “Temize çıkarsa hâlimiz nice olur” dediğinin kaydedildiğini aktarır; bu bir rivayettir ve kaynakta da böyle geçer. İndirilen padişah ailesiyle birlikte Selânik’e gönderildi; oğullarından Şehzade Mehmed Selim de bu sürgün kafilesindeydi.

Birinci anlatı: irticaî ayaklanma tezi

Bu okumaya göre olay, meşrutî düzene karşı dinî bir gerekçeyle girişilmiş bir karşı devrimdir. Dayanakları şunlardır:

  • Ayaklanan askerlerin açıkça dile getirdiği talep şeriat hükümlerinin tamamen uygulanmasıdır; bu, isyancıların meclise ilettiği maddeler arasında yazılıdır.
  • İsyana İttihâd-ı Muhammedî Cemiyeti üyeleri ile bazı medrese talebeleri katılmıştır; Volkan gazetesinin yoğun propagandası olayın hemen öncesindedir.
  • Talepler arasında ordudan tasfiye edilen alaylı subayların geri dönmesi ve İttihat ve Terakkî’nin ilgası da vardır; yani yeni düzenin askerî ve siyasî kadrolarının geri alınması istenmektedir.
  • Olayın hemen ardından İttihat ve Terakkî mensupları bunun irticaî bir ayaklanma olduğunu ilan etmiş ve sorumluluğu doğrudan II. Abdülhamid ile İttihâd-ı Muhammedî Cemiyeti’ne yüklemiştir.

Bu tez, Cumhuriyet dönemi tarih yazımında uzun süre baskın oldu ve olayın “irticaî veçhesi” çoğu zaman olayın kendisinden daha çok öne çıkarıldı. Özcan bu noktayı özellikle kaydeder: nitelemenin kendisi, sonraki on yıllarda birtakım siyasal, sosyal, dinî ve kültürel politikalara tarihsel kanıt vazifesi görmüştür.

İkinci anlatı: İttihatçı iç hesaplaşma ve provokasyon tezi

Bu okumaya göre ayaklanma, İttihat ve Terakkî’nin iktidarı mutlak biçimde ele geçirmesine ve daha önce başaramadığı Abdülhamid’den kurtulma amacına hizmet etmiş; “irtica” ithamı bu amacın aracı olmuştur. Dayanakları şunlardır:

  • Özcan’ın maddesi “genel kanaat”i açıkça bu yönde aktarır: İttihatçıların iktidara mutlak hâkim olma ve Abdülhamid’den kurtulma arzularının tahakkuku için böyle bir siyaset benimsedikleri düşünülür.
  • Padişahın tavrı bu teze dayanak sayılır: kaynaklara göre Abdülhamid dikkatli hareket etmiş, isyancıları desteklememiş, olaylara seyirci kalmış, Hareket Ordusu’na direniş gösterilmemesini istemiş ve yaşananlardan son derece rahatsız olmuştur.
  • Dönemin önde gelen İslâmcı ilim ve fikir adamları —Elmalılı Muhammed Hamdi, Şehbenderzade Ahmed Hilmi, Manastırlı İsmâil Hakkı, Tâhirülmevlevî, Mehmed Âkif— yaşananların İslâm açısından kabul edilemeyeceğini ve meşrutiyetten vazgeçilemeyeceğini açıkça ilan etmiştir. Yani “dindarlar meşrutiyete karşıydı” önermesi dönemin kendi tanıklığıyla çelişir.
  • Sonuç, iddiayı destekler görünür: İttihatçılar irtica ithamıyla hem muhalefetten hem padişahtan kurtulmuş ve iktidarı tamamen ele geçirmiştir.

Bu tezin sınırı da açıktır ve gizlenmemelidir: olayları planlayan ve isyanı başlatanların kimler olduğu sorusu bugün hâlâ tam olarak açıklığa kavuşmuş değildir. Bir siyasî sonucun kimin işine yaradığını göstermek, o sonucu kimin tasarladığını kanıtlamaz. Bazı hâtıratlarda İngilizlerin rolü bulunduğu ileri sürülür; buna karşılık olaylar sırasında İstanbul’daki İngiliz büyükelçilik mensuplarından Londra’ya gönderilen raporlar bu iddiayı desteklememektedir.

Kaynakların üzerinde birleştiği yapısal sebepler

İki anlatının hangisine yakın durulursa durulsun, görgü tanıklarının yazıları, hâtıratlar ve dönemin diğer kaynakları değerlendirildiğinde ayaklanmaya yol açan sebeplerin çok sayıda ve iç içe olduğu görülür. Özcan’ın maddesi bunları şöyle toplar:

  • Orduda aşırı siyasallaşma ve subaylar arasındaki alaylı-mektepli çatışması; alaylı subayların tasfiye edilmesi.
  • Abdülhamid devri kadrolarının eski imtiyaz ve itibarlarını kaybetmesi.
  • Bürokraside geniş çaplı bir tensîkat (kadro tasfiyesi) yapılarak İttihatçıların kendi adamlarını iş başına getirmesi.
  • İlmiye mensuplarının tayin ve terfilerinde imtihan usulünün gündeme getirilmesi.
  • İttihat ve Terakkî ile Ahrar Fırkası arasındaki iktidar mücadelesi.
  • İttihatçıların muhaliflerine hayat hakkı tanımayan baskıcı davranışları ve suikastlar.
  • Cemiyetin kozmopolit yapısı, masonlukla suçlanması ve dine ve dinî geleneğe karşı tavrından duyulan rahatsızlık.

Bu liste, olayı tek bir sebebe —ne “irtica”ya ne de “provokasyon”a— indirgemenin neden yetersiz kaldığını gösterir. Ordunun siyasî bir aktör hâline gelmesi ise Osmanlı tarihinde yeni değildi; Yeniçeri Ocağı’nın padişah değiştirmeye varan müdahaleleri ve 1826’daki Vak’a-i Hayriye aynı sorunun daha eski evreleridir. 1909’u öncekilerden ayıran, ordunun bu kez bir siyasî cemiyetle iç içe geçmiş olmasıdır.

Sonuçları

Olayın en görünür sonucu padişah değişikliğidir; fakat asıl sonuç rejimin işleyişindedir. İttihat ve Terakkî, ayaklanmanın bastırılmasının hemen ardından çıkardığı kanunlarla devleti mülkî, adlî ve askerî teşkilâtlanmasında eski dönemin kadrolarından temizledi. Bu tasfiye, Tanzimat’tan beri katman katman biriken bürokratik kadronun yerine tek bir siyasî hareketin kadrosunun geçmesi anlamına geliyordu. Aynı yılın ağustos ayında yapılan köklü anayasa değişikliği —21 Ağustos 1909— padişahın yetkilerini daralttı, hükümeti meclise karşı sorumlu hâle getirdi ve Kânûn-i Esâsî’nin en tartışmalı hükmü olan 113. maddeyi kaldırdı. Yani 1909, hem anayasal bakımdan bir ilerleme hem de siyasî çoğulculuk bakımından bir daralma yılıdır.

Özcan’ın maddesi bu ikili sonucu açık bir cümleyle bağlar: İttihatçılar böylece iktidarı tamamen ele geçirmiş ve imparatorluğun sonunu getiren gelişmelerin ağır siyasî sorumluluğunu tek başlarına üstlenmişlerdir. Bu, kaynağın kendi değerlendirmesidir ve bu sayfada olduğu gibi aktarılmıştır.

Tartışmalı noktalar ve kaynakların sınırı

  • Olayın niteliği. “İrticaî ayaklanma” ve “İttihatçı hesaplaşma/provokasyon” tezleri kaynaklarda birlikte bulunur. Hangisinin doğru olduğu, isyanı kimin planladığı sorusu cevaplanmadıkça kapanmaz; bu soru açıktır.
  • Padişahın rolü. Meclis, olaylardan padişahı da sorumlu tuttu. Buna karşılık kaynaklarda Abdülhamid’in isyancıları desteklemediği, direniş istemediği ve rahatsızlık duyduğu kaydedilir. İki kayıt birlikte okunmalıdır.
  • Rakamlar. İsyancı sayısı için verilen “üç-dört bin”, öldürülenler için verilen “yüze varan” ve “birkaç yüz kişi” ifadeleri tahmindir; kesin sayı değildir.
  • İngiliz parmağı iddiası. Bazı hâtıratlarda geçer; İngiliz büyükelçilik yazışmaları desteklemez. Rivayet düzeyinde kalır.
  • Tarih yazımının yükü. Olayın “irticaî” niteliği zamanla olayın kendisinden daha çok tartışılmış ve sonraki siyasî tartışmalarda delil olarak kullanılmıştır. Bu, tarihsel bilgiyle güncel siyaset arasındaki mesafeyi korumayı ayrıca gerektirir.
  • Popüler anlatı. Dizi ve romanlarda olay çoğu zaman tek bir komplo ya da tek bir kahraman etrafında kurgulanır. Bunlar kaynak değil, popüler algıdır.

Sık sorulan sorular

31 Mart Vak’ası hangi tarihte oldu?

Rûmî takvimle 31 Mart 1325’te, milâdî takvimle 13 Nisan 1909’da. Ayaklanma 12-13 Nisan gecesi başladı ve on bir gün sürdü.

Neden 13 Nisan’a “31 Mart” deniyor?

Osmanlı Devleti resmî işlerinde rûmî takvim kullanıyordu. Bu takvim gün hesabında Jülyen esasına dayandığı için milâdî takvimin on üç gün gerisindeydi; ayrıca yıl mart ayında başlıyor ve yıl numarası farklı sayılıyordu. Bu yüzden 13 Nisan 1909 = 31 Mart 1325’tir.

Hareket Ordusu nedir?

Ayaklanmayı bastırmak üzere İkinci ve Üçüncü Ordu birliklerinden oluşturulup Makedonya’dan İstanbul’a sevkedilen kuvvetin adıdır. Kumandanlığını önce Hüseyin Hüsnü Paşa, 22 Nisan’dan itibaren Mahmud Şevket Paşa yürüttü.

II. Abdülhamid neden tahttan indirildi?

Meclis, 27 Nisan 1909’da olaylardan padişahı da sorumlu tutarak tahttan indirdi ve yerine Mehmed Reşad’ı geçirdi. Abdülhamid’in olaydaki rolü kaynaklarda tartışmalıdır.

Olay gerçekten irticaî bir ayaklanma mıydı?

Bu soru tek cümleyle cevaplanamaz. Kaynaklarda hem irticaî ayaklanma hem de İttihatçıların iktidarı pekiştirmesine hizmet eden bir siyasî hesaplaşma yorumu bulunur; isyanı kimin planladığı bugün de kesin olarak bilinmemektedir.

Kaynakça

  • Azmi Özcan, “Otuzbir Mart Vak‘ası” maddesi, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 34, İstanbul 2007, s. 9-11.
  • Zekeriya Türkmen, “Hareket Ordusu” maddesi, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 16, İstanbul 1997, s. 125-127.
  • Zekeriya Kurşun – Kemal Kahraman, “Derviş Vahdetî” maddesi, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 9, İstanbul 1994, s. 198-200.
  • Sina Akşin, 31 Mart Olayı, İstanbul 1972.
  • Ali Birinci, “31 Mart Vak’asının Bir Yorumu”, Türkler, c. XIII, Ankara 2002, s. 193-211.
  • Zekeriya Türkmen, Osmanlı Meşrutiyetinde Ordu-Siyaset Çatışması, İstanbul 1993.
  • M. Şükrü Hanioğlu, A Brief History of the Late Ottoman Empire, Princeton University Press, Princeton 2008.
  • Erik Jan Zürcher, Turkey: A Modern History, I. B. Tauris, Londra.
Diğer isimleri: 31 Mart Vakası, 31 Mart Olayı, 31 Mart Hadisesi, Otuzbir Mart Hadisesi