Birinci Meşrutiyet nedir?
Birinci Meşrutiyet, Osmanlı Devleti’nin ilk yazılı anayasası olan Kânûn-i Esâsî’nin 23 Aralık 1876’da ilan edilmesiyle başlayan ve seçimle kurulan Meclis-i Meb’ûsan’ın 13 Şubat 1878’de süresiz tatil edilmesiyle fiilen sona eren döneme verilen addır. M. Şükrü Hanioğlu’nun TDV İslâm Ansiklopedisi’ndeki “Meşrutiyet” maddesi dönemi tam olarak bu iki tarih arasına yerleştirir. Süre kısadır: on dört aydan biraz fazla.
Dönemin kısalığı önemini küçültmez. Bu on dört ayda Osmanlı Devleti üç şeyi ilk kez denedi: hükümdarın yetkilerini yazılı bir metinle sınırlama iddiası, seçimle gelen bir yasama meclisi ve Müslim ile gayrimüslim tebaanın aynı çatı altında temsil edilmesi. Üçünün de sonuçları tartışmalıdır; fakat 1908’de yeniden yürürlüğe konacak metin, 1876’da yazılan metnin ta kendisidir.
Kavramın kendisi: meşrutiyet, usûl-i meşveret, hükûmet-i meşrûta
“Meşrutiyet” kelimesi Arapça şart kökünden türetilmiştir ve XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı siyasî dilinde “anayasalı ve meclisli saltanat” karşılığında kullanılmıştır. Hanioğlu, kelimenin kim tarafından ve tam olarak ne zaman türetildiğinin bilinmediğini açıkça yazar; bu, kaynakların cevap vermediği bir sorudur ve doldurulmaz.
Kavramın Osmanlı Türkçesindeki ilk karşılıkları farklıydı. Mustafa Fâzıl Paşa’nın Sultan Abdülaziz’e sunulan ve Mart 1867’de Türkçeye çevrilen mektubunda “nizâm-ı serbestâne” tabiri geçer. Daha sonra bunun yerini, İslâmî bir referansı da bulunan usûl-i meşveret aldı. Yeni Osmanlılar tezlerini “ve şâvirhüm fi’l-emr” (Âl-i İmrân 3/159) ve “Ve emruhüm şûrâ beynehüm” (eş-Şûrâ 42/38) âyetlerine dayandırarak meşrutî idarenin şeriata aykırı olmadığını savundular. Aynı dönemde anayasalı monarşiler için hükûmet-i meşrûta, mutlak yönetimler için hükûmet-i mutlaka ayrımı kullanılıyordu.
Bu ayrıntı, dönemi kendi kavramlarıyla anlamak bakımından önemlidir: 1876 tartışması “Avrupa’dan bir rejim ithal edelim mi” tartışması olarak yürümedi. Tartışma, sınırlı yönetimin şer‘î dayanağının bulunup bulunmadığı üzerinden yürüdü. Kânûn-i Esâsî’yi yürürlüğe koyan 23 Aralık 1876 tarihli fermanda “kāide-i meşrûa-i meşrûtiyet” ifadesi geçer; metin kendisini şeriata uygun bir düzenleme olarak takdim eder. Karşı kanat da vardı: bir kısım ulemâ, şûra âyetlerindeki “hüm” zamirinin yalnız müminleri kapsadığını ileri sürerek gayrimüslimlerin de üye olacağı bir meclise itiraz etti.
Bir yılda üç padişah: 1876 krizi
Anayasaya giden yolu 10 Mayıs 1876’da İstanbul’da başlayan medrese öğrencisi (talebe-i ulûm) hareketiyle başlatmak mümkündür. Hareket halktan da destek görünce Sultan Abdülaziz, sadrazamı Mahmud Nedim Paşa ile şeyhülislâmı azletmek zorunda kaldı; yerlerine Mütercim Rüşdü Paşa ile Hayrullah Efendi getirildi, seraskerliğe Hüseyin Avni Paşa, Şûrâ-yı Devlet başkanlığına Midhat Paşa geldi. Mehmet Âkif Aydın’ın TDV maddesi, bu öğrenci hareketinin arkasında iktidarı ele geçiren meşrutiyet yanlısı ekibin bulunduğunu gösteren “bir hayli kanıt” olduğunu kaydeder.
Aynı ekip kısa süre sonra Abdülaziz’i tahttan indirdi (30 Mayıs 1876). Yerine geçen V. Murad’ın saltanatı yaklaşık üç ay sürdü; sağlığının yönetime elvermediği gerekçesiyle indirilerek yerine II. Abdülhamid geçirildi (31 Ağustos 1876). Midhat Paşa, veliaht sıfatıyla görüştüğü Abdülhamid’den meşrutî idareye geçileceği teminatını almıştı. Bu teminatın ne ölçüde samimi, ne ölçüde tahta çıkışı sağlayan bir uzlaşma olduğu kaynaklarda tartışılır.
Zincirin arka planında ikinci bir kriz vardır. 1875’te başlayan Hersek isyanı, Bulgaristan’daki karışıklıklar, Sırbistan ve Karadağ’ın savaş ilanı ve Rusya’nın diplomatik ağırlığı Şark Meselesi’ni yeniden Avrupa gündemine taşımıştı. İngiltere’nin talebiyle İstanbul’da devletlerarası bir konferans (Tersane Konferansı) toplanması kararlaştırıldı; Paris Antlaşması’nı imzalamış devletler bu konferansa katıldı.
Metnin hazırlanışı: komisyon, taslaklar ve 113. madde pazarlığı
7 Ekim 1876 tarihli bir irade ile Midhat Paşa başkanlığında bir komisyon kuruldu. Aydın’ın maddesi komisyonun üye sayısını yirmi dört ile otuz yedi arasında değişen bir aralıkla verir; Hanioğlu ise yirmi sekiz kişilik bir “Kānûn-ı Esâsî Komisyonu”ndan söz eder. Sayı kaynaklara göre değişir ve bu fark gizlenmemelidir. Komisyonda ulemâ, asker ve bürokratlar birlikte çalıştı; yirmi civarında müsvedde değerlendirildi. Midhat Paşa daha önce V. Murad devrinde elli yedi maddelik bir taslak hazırlatmış, II. Abdülhamid ise Said Paşa’ya o güne kadar kabul edilmiş Fransız anayasalarını Türkçeye çevirtmişti.
Komisyon içindeki bölünme nettir. Bir yanda Midhat Paşa, Süleyman Hüsnü Paşa, Ziyâ Paşa ve Nâmık Kemal’in temsil ettiği liberal-reformist çizgi; öbür yanda padişahın haklarının korunmasına özen gösteren Ahmed Cevdet Paşa, Mütercim Rüşdü Paşa ve Nâmık Paşa. Tıkanma tek bir hükümde düğümlendi: hükümetin emniyetini ihlâl ettiği kolluk soruşturmasıyla sabit görülen kişileri ülke dışına sürme yetkisini yalnız padişaha veren fıkranın 113. maddeye eklenmesi. Sultan bu fıkrayı 7 Aralık’ta saraya sunulan 119 maddelik metne ilâve ettirdi; Midhat Paşa bu noktada tâviz verince metin ilan edilebildi.
Ahmed Cevdet Paşa’nın aktardığı bir ayrıntı, sürecin pürüzsüz olmadığını gösterir: tasarı hem komisyonda hem Meclis-i Vükelâ’da tartışılmış, fakat Midhat Paşa padişahın onayına Vükelâ’da son şekli verilen metni değil komisyonda benimsenen metni sunmuştur. Bu iddia tek bir çağdaş tanığa dayanır; kesin hüküm gibi değil, kaydedilmiş bir tanıklık olarak okunmalıdır.
Bir başka nokta usule ilişkindir: metni bir kurucu meclis ya da halk temsilcilerinden oluşan bir yasama organı hazırlamadı. Bu yüzden bazı hukukçular Kânûn-i Esâsî’yi şeklî anlamda anayasa saymaz; Aydın ise maddî hukuk bakımından anayasa kabul edilmemesi için bir sebep bulunmadığını belirtir. İki görüş de kaynaklarda mevcuttur.
Kânûn-i Esâsî ne getirdi?
Metin on iki başlık altında 119 maddeden oluşur. Kurduğu düzenin ana hatları şunlardır:
- Devlet ve hanedan: devlet bir bütündür (md. 1); saltanat ve hilâfet Osmanoğulları’nın en büyük erkek evlâdına aittir (md. 3).
- Padişahın dokunulmaz hakları (md. 7): vekillerin tayin ve azli, yabancı devletlerle sözleşme yapılması, savaş ve barış ilanı, hutbelerde adının okunması, kara ve deniz kuvvetlerinin kumandası, Meclis-i Umûmî’nin toplanması ile tatili ve Heyet-i Meb’ûsan’ın feshi.
- Din ve hürriyetler: devletin resmî dini İslâm’dır (md. 11); basın kanun dairesinde hürdür (md. 12); diğer din mensuplarının din ve vicdan hürriyeti ile mezhep imtiyazları tanınır (md. 13); herkesin eğitim ve öğretim hakkı vardır (md. 15).
- Kişi güvenliği: kimse kanunda öngörülenden başka bir mahkemede yargılanamaz (md. 23); müsadere ve angarya (md. 24) ile işkence (md. 26) yasaktır.
- Hükümet: sadrazam ve şeyhülislâm doğrudan padişah tarafından tayin edilir (md. 27); vekiller ile Heyet-i Meb’ûsan arasında anlaşmazlık çıkarsa vekilin değiştirilmesi ya da meclisin feshi padişahın yetkisindedir (md. 35).
- Meclis: Meclis-i Umûmî, seçimle gelen Heyet-i Meb’ûsan ile padişahın belirlediği Heyet-i A’yân’dan oluşur (md. 42); âyan üyeleri mebusların üçte birini geçemez (md. 60); her elli bin erkek nüfus için bir mebus seçilir (md. 65).
- Yasama sınırı: kanun teklifi esas olarak Heyet-i Vükelâ’ya aittir; meclisler ancak padişahtan izin alarak kendi görev alanlarındaki teklifleri Şûrâ-yı Devlet’e iletebilir (md. 53, 54).
- Yargı: hâkimler azledilemez (md. 81); yargılama alenîdir (md. 82); olağan üstü yetkili mahkeme kurulamaz (md. 89).
- Değiştirilme usulü: her iki meclisin ayrı ayrı üçte iki çoğunluğu ve padişahın onayı gerekir (md. 116). Bu hüküm 1876 metnini “katı anayasa” sınıfına sokar.
Listeye bakıldığında dengenin nerede kurulduğu görülür: metin kişi güvenliği ve yargı bağımsızlığı alanında ciddi taahhütler içerir, fakat yasama inisiyatifini ve hükümetin siyasî sorumluluğunu meclise vermez. Hükümet padişaha karşı sorumludur, meclise karşı değil. Bu tercih, otuz üç yıl sonra 1909 değişikliğinin asıl konusu olacaktır.
113. madde: en çok tartışılan hüküm
Aydın’ın maddesi, metnin “en çok tartışılan maddesinin padişaha yurt dışına sürgün etme yetkisi veren 113. madde olduğu”nu kaydeder. Maddenin ilk bölümü, ihtilâl emâreleri görülen bir bölgede hükümete o bölgeye özgü sıkıyönetim ilan etme hakkı tanır. Tartışma yaratan ikinci bölümdür: hükümetin emniyetini ihlâl ettikleri kolluk kuvvetlerinin araştırmalarıyla sabit olanlar padişah tarafından ülkeden uzaklaştırılabilir.
Buradaki hukukî sorun açıktır ve dönemin kendi muhalifleri de tam olarak bunu görmüştür: yaptırım bir mahkeme kararına değil, kolluk soruşturmasına bağlanmıştır. Aynı metin 23. maddede kanunî hâkim güvencesi verirken, 113. maddede o güvencenin dışında bir yol açar. Yeni Osmanlılar’ın önde gelenlerinden Nâmık Kemal ve Ziyâ Paşa maddeye esastan karşı çıkmış, arzu edilen reformlarda gerekli kararlılığı göstermediği için Midhat Paşa’ya sitem etmişlerdir.
Maddenin nasıl işlediği çok kısa sürede görüldü. Kânûn-i Esâsî’nin yürürlüğe girmesinden haftalar sonra, sadâretinin kırk dokuzuncu gününde Midhat Paşa azledildi (5 Şubat 1877) ve bu maddeye dayanılarak yurt dışına sürgüne gönderildi. Anayasanın baş mimarı, kabul ettiği hükümle ülkeden çıkarılmıştır. Sürgün Ağustos 1878’e kadar sürdü; paşa daha sonra Suriye ve Aydın valiliklerinde bulundu, 1881’deki Yıldız Mahkemesi’nde Abdülaziz’in ölümüyle ilgili yargılandı ve Tâif’e gönderildiği sürgünde öldü. Bu yargılamanın ve ölümün ayrıntıları başlı başına tartışmalı bir konudur.
Meclis-i Umûmî: iki dönem, on dört ay
İlk meclis 19 Mart 1877’de açıldı ve iki dönem çalıştı: 19 Mart - 28 Haziran 1877 ile 13 Aralık 1877 - 14 Şubat 1878. Meclisin bileşimi imparatorluğun karma yapısını yansıtıyordu; fakat temsil oranı 65. maddedeki “her elli bin erkek nüfusa bir mebus” ölçüsüne uymadı. Stanford Shaw’ın verdiği rakamlara göre ilk dönemde bir mebusluk yahudi tebaadan yaklaşık 18.750, hıristiyan tebaadan 107.550, müslüman tebaadan 133.367 erkeğe düşüyordu. Coğrafî dengesizlik de vardı: Avrupa bölgesinde her 88.882 erkeğe bir mebus düşerken Asya bölgesinde bu sayı 162.148’di. Bu rakamlar tek bir hesaplamaya dayanır ve kesin nüfus verisi değil, oran göstergesi olarak okunmalıdır.
Meclisin ikinci dönemi 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’nın en ağır günlerine denk geldi. Mebusların savaş yönetimini ve nâzırları sert biçimde sorgulaması, meclis ile saray arasındaki gerilimi keskinleştirdi. 13 Şubat 1878 tarihli Heyet-i Vükelâ mazbatası meclisin “muvakkaten” tatilini tavsiye ederken, Meclis-i Umûmî’nin asıl vazifesinin kanun lâyihalarını incelemek ve müzakere etmek olduğunu ayrıca vurguladı. Yani tatil, meclisin kendi görev tanımını aştığı gerekçesiyle savunuldu. Aydın ise tatilde meclisin “kozmopolit yapısının” da etkili olduğunu belirtir; bu, dönemin kendi diliyle ifade edilmiş bir siyasî değerlendirmedir ve tek başına kesin bir açıklama sayılmamalıdır.
Tatilden sonra: askıya alınmış ama yürürlükte bir metin
Meclisin toplantıya çağrılmaması Kânûn-i Esâsî’yi fiilen işlemez hâle getirdi. Buna karşılık metin resmen ilga edilmedi ve Osmanlı salnâmelerinin başında tam metin olarak yayımlanmaya devam etti. Bu ikili durum, dönemin rejiminin hukukî niteliği üzerine bir tartışma doğurdu.
Hanioğlu bu tartışma için somut bir belge verir: 6 Mart 1906 tarihli bir sadâret tezkiresinde, Meclis-i Vükelâ üyelerinden biri “hükûmet-i seniyye hükûmet-i meşrûta olmadığı cihetle” padişahın fermanının uygulanması gerektiğini söylerken, şeyhülislâm “hükûmet-i seniyye hükûmet-i meşrûta değilse de bir hükûmet-i şerîfe ve hükûmet-i âdile” olduğu karşılığını vermiştir. Devletin kendi üst kademesi, 1906’da bile rejimin meşrutî olmadığını böylece kayda geçirmiştir.
Meşrutî idare taraftarları 1878 sonrasında muhalefete katıldı. 1895’ten itibaren güçlenen Jön Türk hareketinin temel talebi de yeni bir anayasa değil, 1876 metninin yeniden yürürlüğe konmasıydı. Bu talep 1908’de karşılandı ve İkinci Meşrutiyet dönemi başladı. Metin 1908 sonrasında yedi defa değişikliğe uğradı; en köklüsü 21 Ağustos 1909 tarihli değişikliktir ve 113. maddenin sürgün yetkisi o değişiklikle yürürlükten kaldırılmıştır. Aynı yılın ilkbaharında yaşanan Otuzbir Mart Vak’ası ise bu değişikliği hazırlayan siyasî kırılmadır. Kânûn-i Esâsî, Osmanlı Devleti’nin sonuna kadar yürürlükte kalmıştır; Tarık Zafer Tunaya’ya göre 1924 Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu’nun 104. maddesi dikkate alındığında bu süre kırk sekiz yıla ulaşır.
Tanzimat ile bağı ve tartışmalı noktalar
Kânûn-i Esâsî’yi yürürlüğe koyan ferman, meşrutî idareyi Tanzimat ile başlayan ıslahat sürecinin yeni bir aşaması olarak sunar. Bu süreklilik gerçektir: Islahat Fermânı’nın kurduğu eşitlik çerçevesi 1876 metninde anayasal bir ifade kazanmış, Mustafa Reşid Paşa kuşağının yetiştirdiği bürokrasi komisyonun kadrosunu sağlamıştır. Buna karşılık Tanzimat paşalarının bir bölümü, sultanın yetkilerinin bir meclisle sınırlandırılmasına açıkça karşı çıkmış ve bürokratik ıslahatın sürdürülmesini savunmuştur; süreklilik tek yönlü bir ilerleme çizgisi değildir.
Konu üzerine yazılanlarda birkaç nokta ihtiyat gerektirir:
- “Anayasa yalnız Avrupa’yı etkilemek için ilan edildi” genellemesi. Metnin Tersane Konferansı’nın açıldığı gün ilan edilmesi tesadüf değildir ve Aydın “esas itibariyle hâricî sebeplerin rol oynadığı” değerlendirmesini yapar. Aynı madde iç sebeplerin de rolü bulunduğunu, metnin Tanzimat’la başlayan sürecin devamı olduğunu ayrıca kaydeder. Tek nedenli açıklama kaynakların söylediğinden fazlasıdır.
- “Kânûn-i Esâsî bir kandırmacadır” hükmü. 113. madde ve padişahın korunan yetkileri sebebiyle metnin gerçek anlamda meşrutî bir idare kurup kurmadığı tartışılmıştır. Hanioğlu bu eleştirilerde ölçünün genellikle Avrupa uygulamaları olduğunu, metnin Osmanlı siyasî geleneği içinde değerlendirilmesinin ihmal edildiğini belirtir.
- “Midhat Paşa tek başına yaptı” anlatısı. Paşanın rolü merkezîdir; fakat komisyon ulemâ, asker ve bürokratlardan oluşuyordu ve nihaî metin bir pazarlığın ürünüdür.
- Rakamlar. Komisyonun üye sayısı kaynaklara göre değişir; mebus dağılımı ve seçim usulü de tek bir kesin tabloya oturmaz. Bu belirsizlikler kapatılmamalıdır.
Sık sorulan sorular
Birinci Meşrutiyet ne zaman başladı ve ne zaman bitti?
Kânûn-i Esâsî’nin ilan edildiği 23 Aralık 1876’da başladı; Meclis-i Meb’ûsan’ın tatil edildiği 13 Şubat 1878’de fiilen sona erdi.
Kânûn-i Esâsî kaç maddedir?
On iki başlık altında 119 madde vardır.
Kânûn-i Esâsî’nin 113. maddesi neyi düzenler?
Sıkıyönetim ilanını ve hükümetin emniyetini ihlâl ettiği kolluk soruşturmasıyla sabit görülen kişilerin padişah tarafından ülke dışına çıkarılmasını düzenler. Metnin en çok tartışılan hükmüdür ve 1909 değişikliğiyle kaldırılmıştır.
Meclis neden kapatıldı?
13 Şubat 1878’de, Osmanlı-Rus Savaşı’nın ağır günlerinde “muvakkaten” tatil edildi ve 1908’e kadar bir daha toplanmadı. Kaynaklarda savaş ortamı, meclis ile saray arasındaki gerilim ve meclisin bileşimi birlikte gerekçe gösterilir.
Kânûn-i Esâsî ilga edildi mi?
Hayır. Meclisin tatiliyle fiilen askıya alındı, fakat resmen yürürlükte kaldı ve salnâmelerde yayımlanmaya devam etti; 1908’de yeniden uygulanmaya başlandı.
Kaynakça
- Mehmet Âkif Aydın, “Kānûn-ı Esâsî” maddesi, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 24, İstanbul 2001, s. 328-330.
- M. Şükrü Hanioğlu, “Meşrutiyet” maddesi, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 29, Ankara 2004, s. 388-393.
- Gökhan Çetinsaya – Ş. Tufan Buzpınar, “Midhat Paşa” maddesi, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 30, Ankara 2020, s. 7-11.
- Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, c. VIII: Birinci Meşrutiyet ve İstibdat Devirleri, 1876-1907, Türk Tarih Kurumu, Ankara.
- Stanford J. Shaw – Ezel Kural Shaw, History of the Ottoman Empire and Modern Turkey, c. II: Reform, Revolution and Republic, 1808-1975, Cambridge University Press, Cambridge 1977 (meclis bileşimi ve temsil oranları için).
- Carter V. Findley, Bureaucratic Reform in the Ottoman Empire: The Sublime Porte, 1789-1922, Princeton University Press, Princeton 1980.
- M. Şükrü Hanioğlu, A Brief History of the Late Ottoman Empire, Princeton University Press, Princeton 2008.