İkinci Meşrutiyet

Kânûn-i Esâsî’nin yeniden yürürlüğe konması ve İttihat ve Terakkî devri
Bir Rumeli kasabasının meydanında hükümet konağı balkonundan yapılan duyuruyu dinleyen fesli halk, subay ve gönüllüleri gösteren temsilî tarih kitabı çizimi.

İkinci Meşrutiyet, 1876 tarihli Kânûn-i Esâsî’nin 23 Temmuz 1908’de yeniden yürürlüğe konmasıyla başlayan dönemdir. Hareketin merkezi İstanbul değil Makedonya oldu: Osmanlı Terakkî ve İttihat Cemiyeti’ne bağlı subaylar Haziran-Temmuz 1908’de Manastır vilâyetinde silahlı gruplar hâlinde dağa çıktı, cemiyet şubeleri saraya ve Bâbıâli’ye telgraf yağdırdı, Anadolu’dan gönderilen redif taburları âsilerin üzerine yürümeyi reddetti. 23 Temmuz’da çıkan bir irade ile anayasa yeniden yürürlüğe kondu. Meclis 17 Aralık 1908’de toplandı; 21 Ağustos 1909’daki köklü değişiklikle padişahın yetkileri daraltıldı ve hükümet meclise karşı sorumlu hâle getirildi.

İkinci Meşrutiyet nedir?

İkinci Meşrutiyet, 1876 tarihli Kânûn-i Esâsî’nin 23 Temmuz 1908’de yeniden yürürlüğe konmasıyla başlayan dönemin adıdır. M. Şükrü Hanioğlu’nun TDV İslâm Ansiklopedisi’ndeki “Meşrutiyet” maddesi dönemin başlangıcını meclisin yeniden toplanmaya davet edildiği 23-24 Temmuz 1908 olarak verir; bitişi için ise üç ayrı tarih önerildiğini kaydeder: 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi, 20 Ocak 1921 tarihli Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu ya da saltanatın ilga edildiği 1-2 Kasım 1922. Bu üç sınırdan biri kesin doğru diye seçilemez; kaynaklar farklıdır.

Dönemin en çok yanlış anlaşılan yanı, adının çağrıştırdığı şeydir. 1908’de yeni bir anayasa yapılmadı. Yürürlükte olduğu hâlde otuz yıldır uygulanmayan 1876 metni yeniden uygulanmaya başlandı. Jön Türk muhalefetinin talebi de baştan beri bu olmuştu.

Otuz yıllık ara: uygulanmayan bir anayasa

Meclis-i Meb’ûsan 13 Şubat 1878’de tatil edildikten sonra bir daha toplanmadı; fakat Kânûn-i Esâsî resmen ilga edilmedi ve devlet salnâmelerinin başında tam metin olarak yayımlanmaya devam etti. Hukukî durum ile fiilî durum arasındaki bu boşluk, muhalefetin talebini de belirledi: yeni bir düzen kurmak değil, var olan metni yürürlüğe sokmak.

1895’ten itibaren hız kazanan Jön Türk hareketi esas olarak bu talebi savundu. Harekete destek veren ulemâ, meşrutî idarenin şeriata uygunluğunu ayrıca gerekçelendirdi. Hanioğlu, Osmanlı İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nin en önemli iki yayın organına Meşveret ve Şûrâ-yı Ümmet adlarının verilmesini bu çizginin göstergesi sayar. Cemiyetin bir yazısında meşrutî idarenin dinen gerekliliği “ve şâvirhüm fi’l-emr” âyetine ve istişareyle işlenen hatanın istişaresiz doğrudan evlâ olduğunu bildiren rivayete dayandırılmıştır.

Cemiyetin kendisi tek bir örgüt değildir. Hanioğlu, 1889-1918 arasında aynı adı taşıyan birbirinden çok farklı yapılar bulunduğunu ve bunların ayrı ayrı incelenmesi gerektiğini özellikle vurgular. 1889’da dört Mekteb-i Tıbbiyye-i Şâhâne öğrencisinin kurduğu İttihâd-ı Osmânî ile 1908 ihtilâlini yapan Osmanlı Terakkî ve İttihat Cemiyeti, isim benzerliğinin ötesinde aynı örgüt sayılmaz. Bu ayrım, dönemi “tek ve değişmez bir komite” anlatısıyla açıklayan popüler kurgudan da ayrılmayı gerektirir.

Makedonya: hareketin gerçek merkezi

1908 hareketi İstanbul’da değil Makedonya’da örgütlendi ve bunun sebepleri yapısaldır. Bölgede Osmanlı, Bulgar, Rum, Sırp ve Ulah silahlı çeteleri yıllardır faaliyetteydi; Avrupa devletlerinin dayattığı reform tasarıları sürekli gündemdeydi; ve Üçüncü Ordu’nun bölgedeki mevcudu — yaklaşık yetmiş bin olarak kaydedilir — İstanbul ile Makedonya arasındaki Birinci ve İkinci Ordu’nun toplamından fazlaydı.

Cemiyet, iç nizamnâmesini bölgedeki Makedon ve Ermeni devrimci örgütlerinin metinlerinden ilham alarak hazırladı; fedai şubeleri ve sivillerden oluşan şehir hücreleri kurdu. Nisan 1908 itibarıyla Edirne, Draç, İşkodra, Manastır, Selânik, Üsküp, Tiran ve Yanya ile altmış sekiz küçük merkezde teşkilât vardı; üye sayısı yalnız Makedonya’da iki bini geçmişti. Bazı Arnavut Bashkimi Cemiyeti şubeleri aynı zamanda cemiyet şubesi olarak çalıştı; Koço-Ulah çeteleriyle ve Makedon örgütünün sol kanadıyla anlaşmalar yapıldı. Yani hareket, salt bir subay hizbi değil, yerel ittifaklarla örülmüş bir ağdı.

İki gelişme takvimi öne çekti. 13 Mayıs 1908’de cemiyet, padişaha ve vekillere ayrı ayrı ihtarnâmeler göndererek Makedonya’ya yönelik İngiliz-Rus reform tasarılarına karşı konulmazsa ihtilâli başlatacağını bildirdi. Ardından İngiltere kralı ile Rus çarının 9-12 Haziran 1908’deki Reval buluşması, bölgenin paylaşılacağı endişesini büyüttü. 11 Haziran’da Selânik merkez kumandanının yaralanmasıyla bir suikast dizisi başladı; saray ve hükümet geniş bir soruşturma açtı.

Haziran-Temmuz 1908: dağa çıkış ve telgraf

26 Haziran 1908’de cemiyetin dâhilî merkez-i umûmîsi, İstanbul’a çağrılan Enver Bey’e Tikveş’e giderek çeteye çıkmasını emretti. 3 Temmuz’da Kolağası Niyazi Bey’in kurduğu Resne Millî Taburu’nun dağa çıkmasıyla hareket geri dönülmez bir noktaya geldi. Saray, Anadolu’dan bölgeye redif taburları göndermeye karar verdi ve daha önce Arnavut isyanlarını bastırmakta yararlılığı görülen Şemsi Paşa’yı görevlendirdi; paşa 7 Temmuz’da Manastır’da cemiyet fedailerinden Âtıf Bey tarafından öldürüldü.

Bu noktadan sonra denetim Manastır şubesine geçti. 21 Temmuz’da Ohri Millî Taburu, 22 Temmuz’da Grebene gönüllüleri araziye çıkarıldı; aynı gece Manastır şubesi yaklaşık iki bin üç yüz kişilik bir kuvvetle şehirdeki hükümet binalarına el koydu. Firzovik’te toplanan ve sayıları en az yirmi bin olarak kaydedilen silahlı Arnavut topluluğu, cemiyet delegelerinin çabasıyla Kânûn-i Esâsî’nin yeniden yürürlüğe konması için besa yemini etti ve 20 Temmuz’da sadrazam ile şeyhülislâma telgraflar gönderdi.

Belirleyici unsur ise askerî değil idarî oldu. 22 Temmuz’dan itibaren cemiyet şubeleri müfettişliğe, sadârete ve saraya bir telgraf bombardımanı başlattı; Anadolu’dan Selânik’e ulaşan redif taburları âsilerin üzerine yürümeyi reddetti, hatta onlara katıldı. 23 Temmuz’da Makedonya’nın şehir ve kasabalarında cemiyetin askerî ve sivil liderleri hürriyeti ilan ettiler. Aynı gün çıkan bir irade ile Kânûn-i Esâsî yeniden yürürlüğe kondu.

Hanioğlu, Türk tarih yazımında yaygın olan iki yorumu da eleştirir. Birincisi, cemiyetin faaliyetini bir “blöf” sayıp başarıyı II. Abdülhamid’in kuşkuculuğuna bağlayan yorumdur; cemiyet belgeleri ve Osmanlı arşiv kayıtları, iyi kurulmuş bir örgütlenme, propaganda ve eylem planının uygulandığını gösterir. İkincisi, ilan sonrasındaki coşkuyu 1908’i bir halk ayaklanması sayacak kadar genişleten yorumdur; bu da kaynaklarla desteklenmez. İhtilâlin son günü cemiyetin silahlı eylemci sayısı yaklaşık dört bindi.

Meclisin toplanması ve gerilen ilk yıl

İhtilâlden sonra cemiyet siyasî sorumluluk üstlenmemeyi tercih etti: 22 Temmuz 1908’de kurulan Said Paşa hükümetine katılmadı, fakat hükümet işlerine sürekli müdahale etti. Bu tutum kısa sürede istikrarsızlık üretti. Said Paşa kabinesi 4 Ağustos’ta bir nâzır tayini anlaşmazlığında istifa etti, yerine Kâmil Paşa geldi. 14 Eylül’de Prens Sabahaddin çevresinin desteklediği Ahrar Fırkası kuruldu ve muhalefet belirginleşti; İttihatçıların uygulamalarını dinden sapma sayan muhafazakâr kesimler de bu muhalefetin ikinci kanadını oluşturdu.

Dış gelişmeler coşkuyu hızla söndürdü: 5 Ekim 1908’de Avusturya-Macaristan Bosna-Hersek’i ilhak ettiğini bildirdi, Bulgaristan bağımsızlığını ilan etti, 6 Ekim’de Girit Yunanistan’a katıldığını açıkladı. Seçimlerden sonra 17 Aralık 1908’de toplanan mecliste İttihatçılar üstünlüğü elde etti; Kâmil Paşa hükümeti bir gensoru ile düşürüldü ve 14 Şubat 1909’da Hüseyin Hilmi Paşa sadrazam oldu.

Basın alanındaki değişim çarpıcıdır. Otuz yıllık sıkı sansür kalkınca gazete ve dergi sayısı hızla arttı; Ceride-i Havâdis gibi tek tük yarı-resmî yayınların bulunduğu bir ortamdan, birbiriyle sert biçimde çatışan bir siyasî basına geçildi. Serbestlik uzun sürmedi: İttihatçılara muhalif olduğu bilinen kişilere yönelik faili meçhul cinayetler 1909 baharında ortamı yeniden gerdi. 7 Nisan 1909’da Serbestî başyazarı Hasan Fehmi’nin Galata Köprüsü’nde öldürülmesi ve ertesi gün cenazesinin büyük bir tepki gösterisine dönüşmesi, birkaç gün sonra patlak verecek Otuzbir Mart Vak’ası’nın doğrudan öncülleri arasında sayılır.

21 Ağustos 1909: anayasanın asıl değişimi

İkinci Meşrutiyet’in rejim bakımından asıl dönüm noktası 1908 değil 1909’dur. Mehmet Âkif Aydın’ın TDV maddesine göre Kânûn-i Esâsî 1908’den sonra yedi defa değişikliğe uğradı; en köklüsü 21 Ağustos 1909 tarihli olanıdır. Bu değişiklikte yirmi bir madde tâdil edildi, bir madde tamamen kaldırıldı, üç madde eklendi.

Getirilen başlıca yenilikler şunlardır:

  • Padişah, Meclis-i Umûmî önünde anayasaya bağlılık yemini etmeye başladı.
  • Hükümet bundan böyle Heyet-i Meb’ûsan’a karşı sorumlu hâle geldi ve güven oyu almak zorunda kaldı. 1876 düzeninde hükümet yalnız padişaha karşı sorumluydu; asıl kırılma buradadır.
  • Meclis, birinci ve ikinci başkanlarını doğrudan kendisi seçmeye başladı.
  • Padişah, sahip olduğu hakları ancak Meclis-i Vükelâ aracılığıyla kullanabilecekti.
  • Kanun teklifi yetkisi genişletildi: 53. maddedeki değişiklikle mebuslar ve âyan “kendi vazîfe-i muayyeneleri dairesinde” kaydı olmaksızın kanun teklif edebilir hâle geldi; Şûrâ-yı Devlet yasama sürecinden çıkarıldı.
  • Her iki meclis, padişah tarafından davet edilmeden kendiliğinden toplanabilecekti.
  • Padişahın mutlak veto yetkisi sınırlandı: meclis iade edilen bir kanunu üçte iki çoğunlukla yeniden gönderirse padişah onaylamak zorundaydı.
  • Antlaşma yapma konusunda yasama organının yetkileri artırıldı.
  • 113. madde yürürlükten kaldırıldı. 1876 metninin en çok tartışılan hükmü, padişaha kolluk soruşturmasına dayanarak sürgün yetkisi veriyordu; bu yetki 1909’da ortadan kalktı.

Değişiklik yalnız yetki dengesine dokunmadı. Hanioğlu, 10. maddeye “şer‘” kavramının eklenerek hükmün “Hiç kimse şer‘ ve kanunun tayin ettiği sebep ve sûretten mâada bir bahane ile tevkif olunamaz” biçimini aldığını ve 118. maddeye kanunların düzenlenmesinde ahkâm-ı fıkhiyyenin esas alınacağına dair bir ibare konduğunu kaydeder. Yani 1909 değişikliği rejimi hem daha parlamenter hem de daha açık biçimde şer‘î referanslı hâle getirmiştir. Aynı ibare 1921 tarihli Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu’nun 7. maddesinde de tekrarlanmıştır. Bu iki yönün birlikte bulunması, dönemi “laikleşmeye giden düz bir hat” olarak okuyan basitleştirmeyi zorlaştırır.

Dönemin seyri ve sınırları

1909 sonrasında rejim, Avrupa monarşilerine benzer bir meşrutiyet çerçevesine oturdu; fakat rekabetçi ve çok sesli bir siyasî hayat kurulamadı. V. Mehmed Reşad’ın saltanatında fiilî iktidar büyük ölçüde İttihat ve Terakkî’nin elindeydi ve padişah anayasal-sembolik bir konumdaydı. 1913’ten sonra tek parti hâkimiyeti belirginleşti. Dönem, VI. Mehmed Vahdettin’in saltanatında, savaş yenilgisi ve işgal şartları altında kapandı.

Bu dönemi Tanzimat ve Islahat Fermânı ile birlikte okumak gerekir. Üç metin de idarenin yetkisini yazılı bir çerçeveye bağlamayı hedefler; farkları yaptırım ve temsil bakımındandır. Fermanlar padişahın taahhüdüdür; 1876 anayasası taahhüdü yazılı hâle getirir ama hükümeti meclise bağlamaz; 1909 değişikliği ise hükümetin siyasî sorumluluğunu meclise devreder. Osmanlı anayasa tarihindeki asıl eşik bu üçüncü adımdır.

Tartışmalı noktalar ve kaynakların sınırı

  • “1908’de yeni bir anayasa yapıldı” yanlışı. Yeni metin yoktur; 1876 metni yeniden uygulanmıştır. Metnin köklü değişimi 1909’dadır.
  • Tek bir isme indirgeme. Popüler anlatı hareketi genellikle iki üç subayın adıyla anar. Cemiyet belgeleri, hareketin şube ağı, fedai teşkilâtı, telgraf kampanyası ve yerel ittifaklarla yürütülen örgütlü bir eylem olduğunu gösterir.
  • Halk hareketi mi, örgüt eylemi mi? İkisi de tek başına doğru değildir. İlan sonrası coşku gerçek ve genişti; fakat ihtilâli yürüten yapı silahlı ve örgütlü bir azınlıktı.
  • Dönemin bitiş tarihi. 1918, 1921 ve 1922 tarihleri kaynaklarda birlikte kullanılır ve biri kesin doğru sayılamaz. Hanioğlu, İstanbul hükümetinin idaresi altındaki yerlerde meşrutî idarenin 1-2 Kasım 1922’ye kadar sürdüğünün kabul edilebileceğini belirtir.
  • Rakamlar. Firzovik’teki silahlı topluluk için verilen “en az yirmi bin”, cemiyetin son gün seferber ettiği “yaklaşık dört bin eylemci” ve Üçüncü Ordu’nun “yetmiş bin civarında” mevcudu tahmin niteliğindedir; kesin sayı olarak sunulmaz.

Sık sorulan sorular

İkinci Meşrutiyet ne zaman ilan edildi?

23 Temmuz 1908’de. Aynı gün çıkan bir irade ile 1876 tarihli Kânûn-i Esâsî yeniden yürürlüğe kondu; meclis ise 17 Aralık 1908’de toplandı.

İkinci Meşrutiyet’i kim ilan etti?

İlan, Makedonya’da örgütlenen Osmanlı Terakkî ve İttihat Cemiyeti’nin baskısı altında padişahın iradesiyle gerçekleşti. Hareketin merkezi Manastır ve Selânik’ti.

1908’de yeni bir anayasa mı yapıldı?

Hayır. 1876 metni yeniden uygulanmaya başlandı. Metnin en köklü değişikliği 21 Ağustos 1909’da yapıldı.

1909 anayasa değişikliği neyi değiştirdi?

Hükümeti meclise karşı sorumlu hâle getirdi, padişahın yetkilerini daralttı, meclisin kanun teklif etme hakkını genişletti ve 113. maddedeki sürgün yetkisini kaldırdı.

İkinci Meşrutiyet ne zaman sona erdi?

Kaynaklar farklıdır: 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi, 20 Ocak 1921 Teşkîlât-ı Esâsiyye Kanunu ya da 1-2 Kasım 1922’de saltanatın kaldırılması sınır olarak gösterilir.

Kaynakça

  • M. Şükrü Hanioğlu, “Meşrutiyet” maddesi, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 29, Ankara 2004, s. 388-393.
  • M. Şükrü Hanioğlu, “İttihat ve Terakkî Cemiyeti” maddesi, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 23, İstanbul 2001, s. 476-484.
  • Mehmet Âkif Aydın, “Kānûn-ı Esâsî” maddesi, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 24, İstanbul 2001, s. 328-330.
  • M. Şükrü Hanioğlu, Preparation for a Revolution: The Young Turks, 1902-1908, Oxford University Press, New York 2001.
  • Erik Jan Zürcher, Turkey: A Modern History, I. B. Tauris, Londra (II. Meşrutiyet döneminin siyasî yapısı için).
  • Carter V. Findley, Turkey, Islam, Nationalism, and Modernity: A History, 1789-2007, Yale University Press, New Haven 2010.
  • Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, c. VIII: Birinci Meşrutiyet ve İstibdat Devirleri, 1876-1907, Türk Tarih Kurumu, Ankara (1908 öncesi arka plan için).
Diğer isimleri: II. Meşrutiyet, Meşrutiyetin ikinci kez ilanı, Hürriyetin ilanı, Jön Türk İhtilâli