Bu sayfanın kapsamı
Bu madde Ayasofya’nın Bizans dönemi tarihini anlatmaz. Konusu, 1453’te İstanbul’un fethinden sonra yapının camiye çevrilmesi ve Osmanlı devri boyunca gördüğü yapısal, mimari ve işlevsel müdahalelerdir. Bizans dönemine yalnız bu müdahaleleri anlaşılır kılan asgari ölçüde değinilir; çünkü Osmanlı mimarlarının karşılaştığı asıl mesele, yapının kendi inşa tarihinden gelen bir yapısal zaafiyettir. Ayrıca Osmanlı coğrafyasında Selânik, İznik, Trabzon gibi yerlerde “Ayasofya” adıyla anılan başka yapılar da vardır; burada anlatılan yalnız İstanbul’un birinci tepesindeki mabettir.
Bizans dönemi: yalnız gerekli bağlam
Bugünkü yapı, İmparator I. Iustinianos tarafından Trallesli Anthemios ile Miletoslu Isidoros’a yaptırılmış ve 27 Aralık 537’de açılmıştır. Bazilika şemasının üzerine, çapı yaklaşık 31 metreyi bulan basık ve çok geniş bir kubbe oturtulmuştur. Bu çözüm dönemi için son derece cüretkârdı; nitekim kubbe 558’de kısmen çökmüş, 989 ve 1346’da da ciddi hasarlar meydana gelmiştir. Bizans devrinde de kubbe itmesini karşılamak için duvarlara dışarıdan destek payandaları eklenmişti; 1317’deki onarımda bu takviyeler genişletilmiştir. Osmanlı devrindeki müdahalelerin mantığı ancak bu arka planla anlaşılır: yapı, hiçbir dönemde “tamamlanmış ve kendi kendine ayakta duran” bir bina olmamış, sürekli takviye edilerek yaşatılmıştır. 1402’de İstanbul’a gelen İspanyol elçisi Ruy González de Clavijo yapıyı harap ve bakımsız bulmuştu.
1453: camiye çevrilme
Şehrin fethinden sonra, o tarihte kentin en büyük mabedi olan yapı Fatih Sultan Mehmed tarafından camiye çevrildi ve ilk cuma namazı burada kılındı. Fâtih yapının tahribini önlemiş, camiyi kendi hayratının ilk eseri olarak vakfetmiş ve yanına sonraki yüzyıllarda çok değişikliğe uğrayacak bir medrese yaptırmıştır. Çağdaş Osmanlı tarihçisi Tursun Bey, padişahın kubbeye kadar çıktığını ve yapının ile çevresinin harap görüntüsü karşısında geçiciliği anlatan Farsça bir beyit söylediğini aktarır; bu, çağdaş bir kroniğin kaydı olmakla birlikte edebî bir sahne olarak kurulmuştur ve birebir bir olay tutanağı gibi okunmamalıdır.
Bu dönüşümün İstanbul’un fethi bağlamındaki anlamı yalnız ibadet mekânının el değiştirmesi değildir. Ayasofya adı, sonradan fethedilen şehirlerde camiye çevrilen en büyük kilise için âdeta bir gelenek hâline gelmiştir; bazı yapılar kilise iken bu adı taşıdığı için, bazıları ise halk tarafından fethe işaret olarak sonradan bu adla anıldığı için “Ayasofya Camii” diye kaydedilmiştir.
Fetihten önceki onarım rivayeti
Evliya Çelebi’nin Seyahatnâme’sinin bir yazma nüshasından öğrenilen, fakat başka kaynaklarda bulunmayan bir bilgiye göre, fetihten birkaç yıl önce bir depremde zarar gören Ayasofya’nın kuzey tarafını onarmak üzere Ali Neccâr adlı bir Türk mimarı Edirne’den İstanbul’a gönderilmiştir. Aynı anlatıya göre mimar, gerekli takviyeyi yaptıktan sonra Edirne’ye dönüşünde müstakbel minarenin kaidesini de hazırladığını açıklamıştır. Bu kayıt tek bir yazma nüshaya dayandığı ve başka kaynaklarca desteklenmediği için burada doğrulanmış bir olgu olarak değil, kaynak durumu belirtilen bir rivayet olarak aktarılmaktadır. Rivayetin ilgi çekici yanı, fetih öncesinde bile yapının onarımı için Osmanlı tarafından ustaların çağrılabildiği bir ilişki düzeyine işaret etmesidir.
Minareler ve inşa sıralarındaki belirsizlik
Yapının dört minaresi tek seferde değil, yaklaşık yüz yıla yayılan aşamalarda eklenmiştir ve hangisinin kime ait olduğu kaynaklarda tartışmalıdır. Semavi Eyice’nin değerlendirmesine göre ilk minare, batıdaki yarım kubbenin yanındaki baskı kuleciklerinden güneydekinin üzerine ahşap olarak yapılmış ve 1574 onarımında kaldırılmıştır. Güneybatı köşesindeki tuğla minarenin Fâtih devrine ait olduğu söylenirse de bunun II. Bayezid zamanında yapılmış olması daha kuvvetli bir ihtimaldir. Güneydoğu köşedeki yivli minare ise kaynaklarda II. Bayezid’e atfedilir; Eyice bu minarenin Edirne’deki Selimiye Camii minarelerine benzerliği sebebiyle Mimar Sinan’ın eseri sayılmasının daha yerinde olacağı kanaatindedir. Kuzeydeki iki minare III. Murad zamanında eklenmiştir. Bu sayfada tek bir atıf kesin gerçek gibi sunulmamakta, kaynakların ayrıldığı nokta olduğu gibi bırakılmaktadır.
Mimar Sinan’ın müdahalesi: yapıyı ayakta tutan payandalar
II. Selim döneminde Ayasofya’ya özel bir ilgi gösterilmiştir. Yapıya zarar veren çevre evleri kaldırılmış, Mimar Sinan tarafından istinat payandaları yapılarak yapının çökmesi önlenmiştir. Bu, Osmanlı devrindeki en önemli teknik müdahaledir: kubbenin yanal itmesini karşılamak üzere dış duvarlara yaslanan ağır taş kütleleri, yapının sonraki yüzyıllarda —1894 depremi de dahil— ayakta kalmasını sağlamıştır. Aynı vesileyle bir minare de yapılmış olup bunun güneydoğu köşedeki minare olması kuvvetle muhtemeldir.
Bu müdahalenin tarihsel önemi, tek bir onarım olayının ötesindedir. Sinan, kendi tasarımlarında kubbe itmesini ağırlık kuleleri ve payanda kemerleriyle çözerken, Ayasofya’da bin yıllık bir yapının statik sorununu dışarıdan ekleme yaparak karşılamak zorunda kalmıştır. Osmanlı mimarlık geleneğinin, devraldığı yapıya karşı tavrı bu örnekte açıkça görülür: yapı yıkılıp yerine yenisi konmamış, mevcut kütle desteklenerek sürdürülmüştür.
III. Murad dönemi ve iç mekândaki eklemeler
III. Murad zamanında kuzeydeki iki minarenin yanı sıra minber, vaaz kürsüsü ve mahfil eklenmiş; Bergama’da bulunan, İlkçağ’dan kalma yekpâre mermerden oyulmuş iki büyük küp getirtilerek caminin içine yerleştirilmiştir. Daha önce, Budin’in fethi üzerine oradaki başkiliseden alınan tunç şamdanlar, üzerlerine manzum birer kitâbe yazılarak 1526’da mihrabın iki yanına konulmuştu. 1607’de mihrap duvarına çini olarak besmele yazılmıştır. Bu eklemeler, yapının bir kilise iç düzeninden bir cami iç düzenine yüzyıllar içinde ve parça parça geçirildiğini gösterir.
İçerideki büyük hat levhaları da tek dönemin işi değildir. 1651’de Teknecizâde İbrâhim Efendi’nin hattıyla yazılmış levhalar konulmuş, bunlar 1847-1849 onarımında kaldırılarak yerlerine bugün görülen, Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin yazdığı yaklaşık 7,5 metre çapındaki yuvarlak levhalar asılmıştır.
Türbeler, hazîre ve I. Mahmud’un külliyesi
Şehrin en büyük ibadet yeri olması dolayısıyla Ayasofya’nın çevresinde padişah türbelerinin yapımına da bu dönemde başlanmıştır. İlk türbe II. Selim için Mimar Sinan tarafından inşa edilmiş; ardından III. Murad için Mimar Dâvud Ağa, 17. yüzyıl başında da III. Mehmed için birer türbe yapılmış, ayrıca bir şehzadeler türbesi ile bir hazîre oluşmuştur. Tahttan indirildikten sonra ölen I. Mustafa 1639’da, Sultan İbrâhim ise 1648’de, fetihten beri yağhâne olarak kullanılan vaftizhânenin türbeye dönüştürülmesiyle buraya defnedilmiştir.
Yapının bir külliyeye dönüşmesi 18. yüzyılda tamamlanmıştır. I. Mahmud 1739’da caminin yan sahnında, tunç parmaklıkla ayrılmış, duvarları çini kaplı bir kütüphane yaptırmış ve bakımı için Cağaloğlu Hamamı’nı vakfetmiştir. 1740’ta avluya bir şadırvan, bir sıbyan mektebi ve arka tarafa bir aşhane-imaret inşa ettirmiştir; imaretin geniş saçaklı kapısı Türk barok üslubunun bilinen örneklerindendir. Bu ek yapıların kitâbeleri Dârüssaâde ağası Moralı Beşir Ağa tarafından yazılmıştır.
Halk vakıfları ve caminin gündelik kullanımı
Ayasofya’nın bakımı yalnız padişah vakıflarıyla sürdürülmemiş, halk da bu iş için vakıflar kurmuştur. Mihrabın sağındaki dehlizin içinde görülen, 17. yüzyıla ait Kâbe ve Medine tasvirli çiniler bu tarzdaki halk vakıflarından kalan izlerdendir. İçeride bazıları bizzat padişahlar, bazıları tanınmış hattatlar tarafından yazılmış levhalar da bulunuyordu. Yapı, ramazan aylarında ve özellikle teravih namazlarında çok kalabalık bir cemaate imkân veriyor; padişahın da katıldığı Kadir geceleri ile bayram namazlarında farklı bir görünüm kazanıyordu. Bu gündelik kullanım kaydı, yapının Osmanlı devrinde bir anıt olarak korunmakla kalmayıp fiilen işleyen bir mahalle ve şehir camisi olduğunu gösterir.
Osmanlı devrinde yapı çevresinde, bir kısmı Bizans’tan aktarılan fakat büyük bölümü yeniden doğan çok sayıda rivayet ve efsane anlatılagelmiştir. Bunlar tarihsel kaynak değil, yapının şehir hafızasındaki yerini gösteren folklorik malzemedir ve bu sayfada olgu olarak kullanılmamıştır. 1934’te yapının cami olmaktan çıkarılmasının ardından bu anlatılar zaman içinde büyük ölçüde unutulmuştur.
18. ve 19. yüzyıl onarımları
1728’de III. Ahmed tarafından yaptırılan tamirler sırasında yeni bir hünkâr mahfili inşa edilmiş ve ortaya büyük bir top kandil asılmıştır; bu mahfil 1847’de kaldırılmıştır. Bugün mihrabın solundaki dehliz duvarlarında, bu mahfilin ya da daha eskisinin hâtırası olan çini kaplı mahfil mihrabı görülmektedir. 1809’da II. Mahmud döneminde büyük bir tamir yapılmış; kırk yıl sonra yeniden ciddi bir tadilat ihtiyacı doğunca, Şeyhülislâm Mekkîzâde Mustafa Âsım Efendi’nin devlete kalan serveti vasiyeti gereğince bu işe tahsis edilmiştir. 1894 depreminde yapı yeniden zarar görmüş, duvarlarında çatlaklar oluşmuş ve büyük mozaik satıhları sıva ile birlikte dökülmüştür. Meşrutiyet yıllarında durum Marangoni, Jackson, Propper ve Prost gibi Batılı mimarlara incelettirilmiş, mimar Kemâleddin Bey nezaretinde onarım hazırlıklarına girişilmiş; Cumhuriyet’in ilk yıllarında, 1926’da küçük bir tamir ve takviye yapılmıştır.
Mozaikler: örtülme, açılma ve yeniden kapanma
Mozaiklerin bir kısmı Osmanlı döneminde bir süre görünür durumda kalmış, üzerleri peyderpey örtülmüş ve 18. yüzyıl ortalarından itibaren tamamen gizlenmiştir. 1847-1849 arasında Sultan Abdülmecid’in emriyle İsviçreli mimar Gaspare Trajano Fossati’nin yürüttüğü büyük onarımda duvar ve tonozlardaki mozaiklerin üzeri açılmış, Fossati ile Alman W. Salzenberg tarafından resimleri çizilmiş, ardından yeniden kapatılmıştır. Aynı onarımda padişahın kullanımı için bir kasr-ı hümâyun ile Bizans üslubunu taklit eden yeni bir hünkâr mahfili ve avlu kapısı yanına bir muvakkithâne yapılmıştır. Bu, Osmanlı devrinde yapıya yaklaşımın 19. yüzyılda değiştiğini gösteren dikkate değer bir ayrıntıdır: mimari dil artık klasik Osmanlı değil, yapının kendi geçmişine öykünen bir üsluptur.
Osmanlı camileri Ayasofya’nın taklidi midir?
Batı sanat tarihi yazımında uzun süre benimsenen, bütün Osmanlı camilerinin Ayasofya’nın taklidi olduğu görüşü bugün savunulmamaktadır. Bu görüşe karşı ileri sürülen temel itiraz şudur: Ayasofya’nın bazilika esasından gelen planındaki sütun dizileri Osmanlı camilerinde yoktur; Ayasofya’da yan mekânlar orta mekândan kapalı biçimde ayrılırken Osmanlı camilerinde bunlar merkezi tamamlayan açık yardımcı hacimlerdir. Osmanlı mimarisi, enine gelişen ulucami tipinden yola çıkarak kubbeyi Edirne Üç Şerefeli Cami’de bir mekân örtüsü olacak kadar büyütmüş, ardından üç ve dört yarım kubbeli merkezî mekâna, oradan da Edirne Selimiye’sindeki çözüme kendi iç mantığıyla ulaşmıştır. Ayasofya bu gelişme için taklit edilen bir model değil, ayakta duran öğretici bir uygulama örneği olmuştur. Semavi Eyice’ye göre Ayasofya’nın gerçek taklidi sayılabilecek tek Osmanlı eseri, Tophane’deki Kılıç Ali Paşa Camii’dir; bu yapının, hayatının son yıllarında değişiklik ve yenilikleri denemiş bir usta olarak Mimar Sinan tarafından bilinçli bir deneme düşüncesiyle meydana getirilmiş olması muhtemeldir. Yani Osmanlı mimarları Ayasofya’yı bir kez ve açıkça denedikten sonra kendi çizgilerini sürdürmüşlerdir. Aynı çizginin en geniş uygulaması olan Sultanahmet Camii, tam da Ayasofya’nın karşısına inşa edilmiş olmasıyla bu ilişkiyi görünür kılar; caminin mimarı Sedefkâr Mehmed Ağa da Sinan’ın yetiştirdiği kuşaktandır.
1934 sonrası ve statü değişiklikleri
Ayasofya 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla cami olmaktan çıkarılıp Müzeler Genel Müdürlüğü’ne bağlanmıştır. Bu sırada medrese yıktırılmış, içerideki camiye ait eşya, halı ve levhaların bir kısmı kaldırılmıştır; büyük levhalar sonradan yerlerine asılmıştır. 1931’de mozaikleri ortaya çıkarma izni alan Thomas Whittemore’un çalışmaları 1932’de başlamış, Amerikan Bizans Enstitüsü’nün incelemeleri 1970’e kadar sürmüştür. Hünkâr mahfili bölümü 1980’de kısa süreli, 1991’de kalıcı olarak ibadete açılmıştır. 1934 tarihli kararın iptali istemiyle açılan davalar 2020’de sonuçlanmış; 2 Temmuz 2020 tarihli Danıştay kararı ve 10 Temmuz 2020 tarihli Cumhurbaşkanı kararının ardından yapı 24 Temmuz 2020’de kılınan cuma namazıyla Ayasofya-i Kebîr Câmi-i Şerîfi adıyla yeniden ibadete açılmıştır. Yıktırılan medresenin aslına uygun biçimde yeniden inşası için başlatılan çalışmalar da bu döneme rastlar. Yapının bugünkü hâlini, konumunu ve ziyaret bilgilerini kardeş sitemizdeki Ayasofya-i Kebîr Câmi-i Şerîfi sayfasından izlemek mümkündür.
Tartışmalı ve belirsiz noktalar
Osmanlı devri Ayasofya’sı üzerine toplu ve doyurucu bir araştırmanın uzun süre yapılmamış olduğu bizzat TDV maddesinde belirtilir; kütüphanelerdeki Târîh-i Binâ-yı Aya Sofya başlıklı yazma risâleler ise bu konularda bilgi vermez. Kesinlik bulunmayan başlıca noktalar şunlardır: minarelerin her birinin kime ve hangi tarihe ait olduğu; ilk ahşap minarenin tam konumu ve ömrü; fetihten önce Edirne’den gönderildiği yalnız Evliya Çelebi’nin bir yazma nüshasından öğrenilen mimar Ali Neccâr’ın onarımının doğruluğu; Osmanlı devrinde hangi mozaiklerin ne zaman örtüldüğü. Bunlara ek olarak, yapı üzerine güncel siyasî tartışmalarda dolaşan iddialar bu sayfada kaynak yerine kullanılmamıştır.
Kaynakça
- Semavi Eyice, “Ayasofya” maddesi, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 4, İstanbul 1991, s. 206–210 (madde bölümü 30 Temmuz 2020’de güncellenmiştir). islamansiklopedisi.org.tr/ayasofya
- Gülru Necipoğlu, “The Life of an Imperial Monument: Hagia Sophia after Byzantium”, Robert Mark – Ahmet Ş. Çakmak (ed.), Hagia Sophia from the Age of Justinian to the Present, Cambridge University Press, Cambridge 1992, s. 195–225.
- Gülru Necipoğlu, The Age of Sinan: Architectural Culture in the Ottoman Empire, Reaktion Books, London 2005 (Sinan’ın Ayasofya’daki takviye çalışmaları ve klasik dönem mimarlık kültürü için).
- Wolfgang Müller-Wiener, İstanbul’un Tarihsel Topografyası, çev. Ülker Sayın, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 1998 (yapının evreleri ve çevresindeki Osmanlı eklentileri için).
- Erdem Yücel, “Ayasofya Onarımları ve Vakıf Arşivinde Bulunan Bazı Belgeler”, Vakıflar Dergisi, sy. 10, 1973, s. 219–220 (arşiv belgeleri üzerinden onarım kayıtları).