Nevşehirli Damat İbrahim Paşa

III. Ahmed’in damadı ve on iki yıl kesintisiz sadrazamı; Pasarofça barışının ve Sâdâbâd’ın mimarı
Koyu yeşil zemin önünde, büyük beyaz kallavi sarık ve kürk yakalı koyu yeşil kaftanla, uzun beyaz sakallı yaşlı bir Osmanlı sadrazamını canlandıran temsilî portre.

Nevşehirli Damat İbrahim Paşa (y. 1662–1730), eski adı Muşkara olan Nevşehir’de doğdu ve saray kalemlerinden yetişerek III. Ahmed’in en güvendiği adamı oldu. 1717’de padişahın kızı Fatma Sultan ile evlenip damat, 9 Mayıs 1718’de sadrazam oldu ve iki ay sonra Pasarofça Antlaşması’nı imzalattı. On iki yıllık sadaretinde malî tedbirlerle bütçeyi düzeltti, Nevşehir’i baştan kurdu, ilk Türk matbaasının açılmasına ve resmî bir tercüme heyetinin oluşturulmasına zemin hazırladı, Kâğıthane’de Sâdâbâd’ı yaptırdı. Akrabalarını yüksek görevlere getirmesi, ağırlaşan vergiler ve doğuda kaybedilen savaşlar birikince 1730’daki Patrona Halil İsyanı’nda iki damadıyla birlikte idam edildi.

Kısa kimlik ve önemi

Nevşehirli Damat İbrahim Paşa, Sultan III. Ahmed’in kızı Fatma Sultan ile evlenerek hânedana damat olan ve 9 Mayıs 1718’den 1 Ekim 1730’a kadar kesintisiz sadrazamlık yapan devlet adamıdır. Osmanlı tarihinde bir vezîriâzamın on iki yıl aralıksız görevde kalması nadirdir ve bu süre, sadrazamın padişahla kurduğu olağan dışı yakınlığın göstergesidir. Sadaretinin ilk büyük işi, Avusturya ve Venedik ile savaşı bitiren Pasarofça Antlaşması’nı sonuçlandırmak oldu; ardından yeni sefer aramak yerine hazineyi düzeltmeyi, imar etmeyi ve Avrupa’yı yakından tanımayı esas alan bir siyaset izledi. Bugün Lâle Devri diye anılan yıllar tam olarak onun sadaret dönemidir; ilk Türk matbaasının açılması, resmî bir tercüme heyetinin kurulması, Kâğıthane’de Sâdâbâd’ın inşası ve doğduğu kasabanın Nevşehir adıyla yeniden kurulması bu döneme aittir. Aynı yıllarda ağırlaşan vergiler, akrabalarını yüksek görevlere getirmesi ve doğuda kaybedilen savaşlar birikince 1730’daki Patrona Halil İsyanı’nda iki damadıyla birlikte idam edildi.

Adları, unvanları ve adaş uyarısı

Kaynaklarda daha çok “Damad İbrâhim Paşa, Nevşehirli” biçiminde geçer. “Damad” sıfatı, padişahın kızıyla evlenmesinden gelen dâmâd-ı şehriyârî unvanının kısaltmasıdır; “Nevşehirli” ise doğduğu ve sonradan yeniden kurdurduğu kasabaya işaret eder. Sadrazam olmadan önceki görev unvanları arasında Haremeyn muhasebecisi, mevkūfatçı, Niş defterdarı, rûznâmçe-i evvel, mîrâhûr-ı evvel ve rikâb-ı hümâyun kaymakamlığı sayılır.

Osmanlı tarihinde aynı adı taşıyan başka devlet adamları bulunduğu için karışıklığa dikkat edilmelidir. Bu sayfanın konusu olan kişi, Kanuni Sultan Süleyman’ın 1523–1536 arasındaki vezîriâzamı Pargalı İbrahim Paşa değildir; ikisini iki asır ayırır, biri Parga doğumlu bir devşirme, diğeri Muşkaralı bir kalem mensubudur. Kuruluş dönemi vezirlerinden Çandarlı İbrahim Paşa, Kanuni devrinde vezirlik yapan Hadım İbrahim Paşa, IV. Mehmed devrinin sadrazamı Kara İbrahim Paşa ve 1640–1648 arasında tahtta oturan padişah Sultan İbrahim de ayrı kişilerdir.

Doğumu, ailesi ve saraya girişi

Eski adı Muşkara olan Nevşehir’de tahminen 1073’te (1662) doğdu; Türk Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi’ndeki maddede bu tarih kesin değil, tahmin olarak verilir. Babası İzdin voyvodası olarak bilinen Sipahi Ali Ağa, annesi Fatma Hanım’dır. Akrabalarını görmek ve iş bulmak üzere 1100’de (1689) İstanbul’a gitti; aynı yıl yakın akrabası olan Eski Saray masraf kâtibi Mustafa Efendi’nin aracılığıyla sarayın önce Helvacılar, sonra Baltacılar Ocağı’na girdi ve zamanla Eski Saray’ın vakıflar kâtipliğine kadar yükseldi. Bu ayrıntı yükselişinin niteliğini açıklar: İbrahim Paşa Enderun’dan yetişme bir gözde ya da askerî kökenli bir kumandan değil, saray kalemlerinden gelen bir kâtiptir; hesap, defter ve yazışma alanındaki yeteneği bütün kariyerinin temelidir. Dârüssaâde ağası yazıcı halifesi olarak II. Mustafa’nın bulunduğu Edirne Sarayı’na çağrıldığında Şehzade Ahmed’i yakından tanıma imkânı buldu ve onun güvenilir adamı oldu.

İniş çıkışlı yükseliş ve damatlık

II. Mustafa’nın tahttan indirildiği 1703 Edirne Vak‘ası’ndan sonra saray halkıyla birlikte İstanbul’a döndü ve Dârüssaâde Dairesi yazıcılığına terfi ederek altı yıl bu görevde kaldı. Kaynaklara göre kendisine birçok defa vezirlik teklif edildiği hâlde kabul etmedi. Padişaha yakınlığını çekemeyenlerin çabasıyla 22 Nisan 1709’da Haremeyn muhasebeciliğiyle hâcegân zümresine alınarak saraydan uzaklaştırıldı; ardından malları müsadere edilip Edirne’ye sürüldü. Bu sürgün, kariyerinin en kırılgan anıdır ve onun konumunun tamamen padişahın kişisel güvenine bağlı olduğunu gösterir. Bir süre sonra yeniden Haremeyn muhasebecisi, sonra mevkūfatçı olarak Şehid Ali Paşa’nın 1715 Mora seferine katıldı; Mora’nın geri alınmasından sonra buranın tahririne memur edildi. Ertesi yıl Niş defterdarlığına getirildi ve Avusturya seferinde ordunun geçeceği yol üzerinde mühimmat sevkiyle görevlendirildi. Petervaradin bozgununda Sadrazam Şehid Ali Paşa’nın ölümü üzerine aldığı tedbirlerle orduyu dağılmaktan kurtardı ve sadâret mührünü Edirne’ye götürüp padişaha teslim etti. Bu andan sonra III. Ahmed onu yanından ayırmadı: 4 Ekim 1716’da vezirlikle rikâb-ı hümâyun kaymakamı yaptı ve 19 Şubat 1717’de, Şehid Ali Paşa’dan dul kalan kızı Fatma Sultan ile evlendirdi.

Sadrazamlık ve Pasarofça Antlaşması

Avusturya ve Venedik ile savaşı bitirecek mütarekenin görüşüldüğü sırada, daha önce reddettiği sadrazamlık teklifini 8 Cemâziyelâhir 1130’da (9 Mayıs 1718) kabul etti. Kaynaklar, savaş hâlindeki bir devletin hükümetinin başına geçmekten önceden kaçındığını, ancak barış ihtimali doğduğunda görevi üstlendiğini kaydeder. III. Ahmed, diğer sadrazamlardan farklı olarak damadına kendi kullandığı tuğralı zümrüt mührü “mühr-i hümâyun” olarak verdi; bu, olağan yetki devrinin ötesinde bir güven işaretidir. İbrahim Paşa ilk iş olarak barış görüşmelerini eline aldı, Avusturya başvekiline mektup yazdı, Osmanlı delegelerine talimat gönderdi ve görüşmeler kesilme noktasına geldiğinde ordunun başında Sofya’ya kadar giderek askerî baskıyı korudu. İngiltere ve Hollanda elçilerinin aracılığıyla 21 Temmuz 1718’de imzalanan Pasarofça Antlaşması ile Küçük Eflak, Tımışvar, Belgrad ve Kuzey Sırbistan Avusturya’ya bırakıldı; Mora ise Venedik’ten alınarak Osmanlı Devleti’ne verildi. Antlaşma batıda ağır bir kayıptır; sadrazamın bunu kabul etmesi, kaybı tanıyıp zamanı kazanmayı tercih eden bilinçli bir hesaptır.

Malî tedbirler ve imar siyaseti

Barıştan sonra aldığı tedbirler bir kâtip sadrazamın yöntemini gösterir. Şam’daki yeniçerileri yoklamaya tâbi tutarak mahlûlleri sildirdi ve sayılarını 750’ye indirdi; ocaklık mukātaasından bazı vergileri Şam defterdarlığına bağladı; Bosna civarındaki ocaklık mukātaalarını yeniden tahrir ettirerek geliri artırdı; İstanbul’daki yoklamalarla yalnız asker ulûfelerinden 1500 keselik tasarruf sağladı. Bunun karşılığında, vergiden muaf tutulan bazı yerlerin halkına ve küçük esnafa yeni vergiler yükledi. Sonuçta 1134 (1721) yılı hazinesi bütün masraflar çıktıktan sonra 5675 divanî keselik bir fazlayla kapandı. Elde ettiği bu kaynağı Anadolu’da, özellikle Nevşehir’de ve İstanbul’da cami, mektep, medrese, çeşme, sebil, kütüphane, imaret, saray, kasır ve yalı yapımına ayırdı. Türk Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi’ndeki madde bu tercihi açıkça eleştirir: ülkenin sosyal sefaletini önleyecek ciddi tedbirler almak yerine imar işine ağırlık verdiğini belirtir. Kâğıthane’de iki ay içinde tamamlanan Sâdâbâd, bu siyasetin en görünür ve en tartışmalı ürünüdür.

Kültür siyaseti: matbaa, tercüme ve kütüphane

Sadaretinin en kalıcı sonucu kültür alanındadır. 1727’de İbrahim Müteferrika’nın İstanbul Yavuzselim’deki evinde kurulan ve Arap harfleriyle Türkçe kitap basan ilk matbaa onun izniyle çalıştı. 1725’te İstanbul’da âlim ve kâtiplerden oluşan otuz iki kişilik bir ilim heyeti kurularak Doğu ve Batı dillerinden yapılan çeviriler düzene bağlandı; Aynî’nin İkdü’l-cümân’ı, Abdürrezzâk es-Semerkandî’nin Matlaʿ-ı Saʿdeyn’i ve Hândmîr’in Habîbü’s-siyer’i onun zamanında tercüme edildi, Yanyalı Esad Efendi’nin Aristo çevirileri de kendisine ithaf edildi. Topkapı Sarayı’nda, Yenicami’de ve kendi külliyesinde kütüphaneler kuruldu. Fransız mühtedisi Gerçek Dâvud Ağa’ya tulumbayla yangın söndüren bir teşkilât kurdurması, yangının İstanbul için sürekli bir âfet olduğu düşünülürse doğrudan şehir hayatına dokunan bir yeniliktir. Buna karşılık Osmanlı ülkesi dışına el yazması kitap çıkarılmasını yasaklaması, kültür siyasetinin yalnız açılımdan ibaret olmadığını, koruma refleksi de taşıdığını gösterir.

Nevşehir’in kuruluşu ve hayır eserleri

Doğduğu Muşkara köyünü cami, medrese, dershane, mektep, çeşme, sebil, han ve çifte hamamdan oluşan bir külliye ile donatarak Nevşehir adıyla yeni bir kasaba hâline getirmesi, Osmanlı tarihinde bir devlet adamının memleketini yeniden kurmasının en bilinen örneklerinden biridir. İstanbul’da Şehzadebaşı’nda eşi Fatma Sultan ile birlikte yaptırdığı Dârülhadis Mescidi, çeşme, sebil ve kütüphane ile bunların gelir kaynağı olan Direklerarası’ndaki seksen iki vakıf dükkân; Hocapaşa’da bir mektep ve altında sebil; Sirkeci’de bir dârülhadis ve hamam; Sâdâbâd’da bir cami; Beşiktaş’ta bir yalı diğer eserleri arasındadır. Ayrıca Ürgüp’te on kadar çeşmesi, İzmir’de deniz kenarında bir çarşısı, Antakya’da, Rumeli’de ve adalarda vakıf bağ ve bahçeleri vardı. Bu vakıf ağı, sadrazamın servetinin büyüklüğünü olduğu kadar, o serveti kalıcı kurumlara bağlama yolundaki geleneksel refleksi de gösterir.

Doğu siyaseti ve muhalefetin birikmesi

Batıda barışı koruyan sadrazam, doğuda aynı başarıyı gösteremedi. Şirvan ve Dağıstan meselesi Osmanlı Devleti ile Rusya’yı karşı karşıya getirince, Fransız elçisi Marquis de Bonnac’ın aracılığıyla 24 Haziran 1724’te İran Mukāsemenâmesi imzalandı ve batı İran toprakları iki devlet arasında paylaşıldı. Bu, kısa vadede siyasî bir başarı sayıldı ve dönemin şairlerince methedildi. Ancak paylaşmayı kabul etmeyen Eşref Han ile Kasım 1726’da başlayan savaşta Osmanlı ordusu beklenmedik bir yenilgiye uğradı; sadrazam sefere bizzat gitmemiş, orduyu Bağdat valisi Ahmed Paşa’ya bırakmıştı. Meseleyi barış yoluyla çözmesine rağmen muhalifleri eleştirmeyi sürdürdü: müslüman nüfuslu Dağıstan, Derbend ve Bakü yöresinin savaşsız Ruslara bırakılırken Şiî nüfuslu batı İran şehirlerinin savaşla alınması bir hata olarak nitelendirildi. Buna, ordunun Üsküdar’da toplanıp bir türlü sefere çıkmaması ve Tebriz’in elden çıktığı haberinin gizlendiği söylentisi eklendi. Aynı yıllarda yeni vergilerin konması, taşradaki asayişsizlik yüzünden İstanbul’a göç ve artan işsizlik hoşnutsuzluğu genişletti. En çok tepki çeken konu ise akrabalarını ve yakınlarını yüksek mevkilere getirmesi, rakiplerini merkezden uzak tutmasıydı; damatları Kaptanıderyâ Kaymak Mustafa Paşa ile Sadâret Kethüdâsı Mehmed Paşa arasındaki geçimsizlik bu ağın kendi içinde de çatladığını gösterir.

Patrona Halil İsyanı ve öldürülüşü

1730 sonbaharında patlak veren ayaklanmayı bastıramadı. Kaynaklara göre kuvvet kullanılması yolundaki teklifi, Rumeli kazaskeri ile padişahın ablası Hatice Sultan tarafından kabul edilmedi; âsiler arasına nifak sokma ve para dağıtma girişimleri de sonuç vermedi. Âsilerin teslim edilmesini istediği otuz yedi kişilik listede kendi damadı Kaymak Mustafa Paşa’nın bulunmaması, isyanın hazırlanmasında onun rolü olduğu yolundaki şüpheyi güçlendirdi. Sonunda III. Ahmed, damadı İbrahim Paşa ile onun iki damadını 18 Rebîülevvel 1143 (1 Ekim 1730) gecesi idam edilmek üzere bostancıbaşıya teslim etti. Cesetler öküz arabalarıyla Bâbıhümâyun önüne çıkarılıp âsilere verildi; İbrahim Paşa’nın cesedi İstanbul sokaklarında sürüklenip parçalandıktan sonra Sultanahmet Meydanı’nda III. Ahmed Çeşmesi civarına terkedildi. Âsiler bir süre sonra cesedin sünnetsiz olduğunu ileri sürerek öldürülenin sadrazam değil Kürkçübaşı Manol olduğunu iddia edip cesedi saraya iade ettiler; bu iddia, isyanı sürdürmek için kullanılan bir bahane olarak kaydedilir. Cesedin akıbeti ve defnedildiği yer konusunda kaynaklar açık bilgi vermez; bu sayfada bir türbe veya ziyaret yeri gösterilmemektedir.

Kişiliği, ilgileri ve tartışmalı anlatılar

Türk Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi’ndeki madde onu dirayetli, cömert, mütevazi, ileri görüşlü ve yenilik taraftarı bir kişi olarak tanıtır; aynı maddede akrabalarını fazlasıyla koruduğu ve rakip gördüklerini merkezden uzak tuttuğu da açıkça yazılır. Tarihe ve güzel sanatlara meraklıydı; hat sanatıyla uğraşmış, Hâfız Osman’dan sülüs ve nesih meşketmiş, ressam Ömer Efendi’den ders görmüştü. En çok okuduğu kitabın Naîmâ Târihi olduğu kaydedilir. Şair, edip ve sanatkârları koruması, Nedîm’in ona sunduğu kasidelerle birlikte dönemin edebî hayatını biçimlendirdi.

Hakkındaki değerlendirmelerin kaynak değeri sınırlıdır ve bu sınır açıkça belirtilmelidir. Karakterine dair anlatıların çoğu, ya kendi döneminin resmî vak‘anüvis tarihlerinden ya da onu deviren isyanın ardından yazılmış metinlerden gelir; ilki övgüye, ikincisi suçlamaya eğilimlidir. İsyan kaynaklarından Abdi Tarihi ile Destârî Sâlih Tarihi olayları farklı ağırlıklarla anlatır. Doğum yılı tahminîdir. Popüler anlatıda sadrazamın “zevk ve sefa”sının 1730’a tek başına sebep olduğu söylenir; oysa vergi düzeni, mâlikâne usulü, göç, işsizlik ve İran cephesindeki başarısızlık hesaba katılmadan olay açıklanamaz ve isyanın hazırlanmasında saray içi rekabetin payı vardır. Dizi ve romanlardaki tasvirler kaynak değeri taşımaz; burada yalnız popüler algı olarak anılmaktadır.

Kaynakça

  • M. Münir Aktepe, “Damad İbrâhim Paşa, Nevşehirli” maddesi, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 8, İstanbul 1993, s. 441–443. islamansiklopedisi.org.tr/damad-ibrahim-pasa-nevsehirli
  • Abdülkadir Özcan, “Patrona İsyanı” maddesi, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 34, İstanbul 2007, s. 189–192. islamansiklopedisi.org.tr/patrona-isyani
  • Abdülkadir Özcan, “Lâle Devri” maddesi, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 27, Ankara 2003, s. 81–84. islamansiklopedisi.org.tr/lale-devri
  • Münir Aktepe, Patrona İsyanı 1730, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul 1958; a.mlf., 1720-1724 Osmanlı-İran Münâsebetleri ve Silâhşör Kemânî Mustafa Ağa’nın Revân Fetih-nâmesi, İstanbul 1970.
  • Râşid Mehmed Efendi, Târih, c. V ve Çelebizâde İsmâil Âsım, Târih, İstanbul 1282 (dönemin çağdaş vak‘anüvis kayıtları; TDV maddesi üzerinden).
  • 1730 Patrona İhtilâli Hakkında Bir Eser: Abdi Tarihi (nşr. Faik Reşit Unat), Türk Tarih Kurumu, Ankara 1943.
  • İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c. IV/1, s. 104–323, Türk Tarih Kurumu, Ankara.
  • Mehmet İpşirli, “Lâle Devrinde Teşkil Edilen Tercüme Heyetine Dair Bazı Gözlemler”, Osmanlı İlmî ve Meslekî Cemiyetleri (haz. Ekmeleddin İhsanoğlu), İstanbul 1987, s. 33–42.
  • Can Erimtan, Ottomans Looking West? The Origins of the Tulip Age and its Development in Modern Turkey, Tauris Academic Studies, Londra 2008.
Diğer isimleri: Damad İbrâhim Paşa, Nevşehirli İbrahim Paşa, Muşkaralı İbrahim Paşa