Kısa kimlik ve önemi
Pargalı İbrahim Paşa, Kanuni Sultan Süleyman’ın 1523’ten 1536’ya kadar vezîriâzamlık yapan ve padişaha yakınlığıyla o güne kadar görülmemiş bir güç toplayan devlet adamıdır. Bugün Yunanistan sınırları içindeki Parga yakınlarında doğmuş bir devşirme olarak Şehzade Süleyman’ın Manisa’daki çevresinde yetişti; tahta çıkışla birlikte saray hizmetinde hızla yükseldi ve o zamana kadarki teamüle aykırı biçimde has odabaşılıktan doğrudan sadrazamlığa getirildi. On üç yıla yakın sadrazamlığı, Osmanlı Devleti’nin Macaristan’a, Habsburg dünyasına ve Safevî İran’ına karşı en geniş yayılma hamlelerinin yapıldığı yıllara denk düşer: Mısır’ın yeniden düzenlenmesi, Mohaç zaferi, Viyana kuşatması, 1533 Habsburg barışı ve Bağdat’ın alınmasıyla sonuçlanan Irakeyn Seferi bu dönemin başlıca dönüm noktalarıdır. 14/15 Mart 1536 gecesi Topkapı Sarayı’nda sebep gösterilmeden boğularak idam edilmesi, hayattayken taşıdığı “Makbul” lakabının ölümünden sonra “Maktul”e dönüşmesine yol açtı. Hayatı, Osmanlı klasik düzeninde kul kökenli bir vezirin yükselebileceği sınır ile padişah iradesinin mutlaklığını aynı anda gösteren tarihî bir örnek olarak okunur.
Adları, lakapları ve unvanları
Kaynaklarda İbrahim Paşa; doğum yerine göre “Pargalı”, Avrupa kökeni dolayısıyla “Frenk”, padişahın gözdesi olduğu için “Makbul” ve idamından sonra “Maktul” lakaplarıyla anılır. Türk Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi’ndeki madde başlığı “İbrâhim Paşa, Makbul” biçimindedir. Padişahın kız kardeşiyle evlendiği kabulüne dayanan “Damat” sıfatı ise aşağıda açıklanacağı üzere tartışmalıdır ve bu sayfada kesin bir unvan olarak kullanılmamaktadır. Saray görevleri Türk Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi’ndeki maddeye göre 1521’de kapı ağalığı, ardından has odabaşılık ve iç şahinciler ağalığıdır (bu iki görevin sırası kaynaklarda tek biçimli değildir; 1523’teki tayin kaydı onu has odabaşı, İbtihâcü’t-tevârîh ise iç şahinciler ağası olarak anar); sonra Rumeli beylerbeyliğiyle birlikte vezîriâzamlıktır; Mısır’daki görevi sırasında ayrıca Mısır beylerbeyi unvanını taşımış, 1529 Viyana ve 1532 Alman seferlerinde “serasker”, Irakeyn Seferi’nde ise “serasker sultan” unvanıyla hareket etmiştir. Şair Figānî’ye atfedilen bir hiciv, sarayının bahçesine diktirdiği heykeller yüzünden ona “büt-nişân” (put dikici) sıfatını da yakıştırmıştır.
Osmanlı tarihinde aynı adı taşıyan başka devlet adamları bulunduğundan karışıklığa dikkat edilmelidir: Lâle Devri’nin sadrazamı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa (ö. 1730), Kuruluş dönemi vezirlerinden Çandarlı İbrahim Paşa, yine Kanuni devrinde vezirlik yapan ve Silivrikapı’daki camisiyle tanınan Hadım İbrahim Paşa (ö. 1563), IV. Mehmed devrinin sadrazamı Kara İbrahim Paşa ve 1640–1648 arasında tahtta oturan padişah Sultan İbrahim bu sayfanın konusu olan kişi değildir.
Doğumu, kökeni ve saraya girişi
Hayatının ilk yıllarına ilişkin bilgiler kesin değildir. Türk Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi’ndeki madde, Parga yakınlarında bir köyde doğduğunun ve altı yaşında İstanbul’a getirildiğinin genellikle kabul edildiğini, fakat bu konuda güvenilir bilgi bulunmadığını belirtir. Kaynaklarda birbirinden farklı rivayetler vardır: II. Bayezid devrinde bir akın sırasında ele geçirilip Kefe’de bulunan Şehzade Süleyman’a takdim edildiği; ya da Pargalı bir gemicinin oğlu olup Türk korsanları tarafından esir alınarak Manisa civarında bir dul kadına satıldığı ve oradan Şehzade Süleyman’ın hizmetine girdiği anlatılır. Ebru Turan’ın Osmanlı ve Venedik kaynaklarına dayanan çalışması ise doğumunu yaklaşık 1495’e yerleştirir ve onun 1499–1502 Osmanlı-Venedik savaşı sırasında Bosna sancakbeyi İskender Paşa’nın akınında esir alındığını, Süleyman’la Edirne yakınlarındaki İskender Paşa çiftliğinde tanışmış olabileceğini ileri sürer. Bu anlatıların hangisinin doğru olduğu bilinmiyor; kesin olarak söylenebilen, gençlik yıllarında Manisa’da Şehzade Süleyman’ın hizmetinde bulunduğu ve muhtemelen daha o yıllarda şehzadenin en yakın adamı hâline geldiğidir. Halk arasında Arnavut asıllı olarak bilindiği, ölümünden on altı-on yedi yıl sonra İstanbul’a gelen Hans Dernschwam’ın seyahat günlüğünden anlaşılmaktadır; Venedik kaynakları ise Rum kökenine işaret eder. Babasının sonradan İslâmiyet’i kabul ederek Yûnus adını aldığı ve iki erkek kardeşinin çeşitli memuriyetlerde bulunduğu kaydedilir.
Süleyman’ın tahta çıkışı ve saraydaki yükselişi
Yavuz Sultan Selim’in 1520’de ölümü üzerine Süleyman tahta çıkınca İbrahim de onunla birlikte İstanbul’a geldi ve padişaha yakınlığı sayesinde Enderun’un üst kademelerinde görev aldı. Türk Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi’ndeki maddeye göre 1521 Belgrad Seferi sırasında kapı ağası olarak görev yapıyordu; sefere çıkılırken masrafları padişah tarafından karşılanan Atmeydanı’ndaki sarayının inşasına da başlanmıştı. Bâbüssaâde ağalığı anlamındaki kapı ağalığının bu dönemde genellikle ak hadım ağalar tarafından tutulduğu göz önünde bulundurulursa bu kaydın hangi görevi tanımladığı açık değildir; burada kaynağın ifadesi olduğu gibi aktarılmakta, kesin bir hüküm kurulmamaktadır. Ardından has odabaşı ve iç şahinciler ağası olarak anılır; 1522 Rodos Seferi’ne katıldı. Bu görevler Osmanlı saray düzeninde padişahın en yakın hizmetinde bulunan, dolayısıyla ona erişimi en kolay makamlardı ve İbrahim’in nüfuzu asıl bu yakınlıktan doğdu.
Vezîriâzamlığa olağan dışı tayin
Pîrî Mehmed Paşa’nın azli üzerine İbrahim, 27 Haziran 1523’te (13 Şâban 929) has odabaşılıktan Rumeli beylerbeyliğiyle birlikte doğrudan vezîriâzamlığa getirildi. Bu tayin, divandaki vezirlerin kıdem sırasıyla yükselmesi teamülüne açıkça aykırıydı ve tepki uyandırdı. Pîrî Mehmed Paşa’dan sonra makamın kendisine verileceğini uman ikinci vezir Ahmed Paşa, divanda huzursuzluk çıkardı ve Mısır beylerbeyliğini istedi; onu İstanbul’dan uzaklaştırmak isteyen İbrahim Paşa’nın desteğiyle bu istek kabul edildi. Ne var ki Ahmed Paşa Mısır’da bir süre sonra isyan etti ve eyaletin düzeni bozuldu. Tayinin niteliği hakkında iki husus vurgulanmalıdır: Bir yandan bu, padişahın kendi güvendiği adamını bütün kıdem hiyerarşisinin üstüne çıkarma iradesini gösterir; öte yandan Venedik elçilik raporlarının aktardığına göre başlangıçta ona karşı geniş bir hoşnutsuzluk vardı ve padişahın annesi Hafsa Sultan, eşi ve diğer vezirler, padişahın ilgisi yüzünden onunla görünüşte dost olmak zorunda kalmışlardı. Bu gerilim, sonraki bütün başarılarının gölgesinde kalan bir arka plan oluşturdu.
Evliliği: Hatice Sultan mı, Muhsine Hatun mu?
İbrahim Paşa’nın 1524’te Atmeydanı’ndaki sarayında günlerce süren şenliklerle evlendiği bilinmektedir; fakat gelinin kim olduğu Osmanlı tarihçiliğinin uzun süredir tartıştığı bir konudur ve kaynaklar farklıdır. Geleneksel görüş, Peçevî ve sonraki tarihçilerin anlatısına dayanarak onun Kanuni’nin kız kardeşi Hatice Sultan ile evlendiğini kabul eder; Türk Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi’ndeki madde de (2000) “padişahın kız kardeşiyle evlenen İbrâhim Paşa” ifadesini kullanır, oğlu Mehmed Şah’ı bu evlilikten sayar ve tartışma için Çağatay Uluçay’ın çalışmasına gönderme yapar. Buna karşılık İsmail Hakkı Uzunçarşılı, 1965’te Belleten’de yayımladığı makalesinde İbrahim Paşa’nın padişah damadı olmadığını savunmuştur. Ebru Turan’ın 2009’da Turcica dergisinde yayımlanan hakemli makalesi, Osmanlı ve Venedik kaynaklarında yeni bulduğu kayıtlara ve gelinin kendi imzasını taşıyan bir mektuba dayanarak İbrahim Paşa’nın eşinin, onu yıllar önce esir alan İskender Paşa’nın torunu Muhsine Hatun olduğunu ortaya koymuş; 1524 düğününü de paşanın olağan dışı yükselişini seçkinler arasında meşrulaştıran siyasî bir adım olarak yorumlamıştır. Bugün akademik literatürde Turan’ın bulguları geniş kabul görmekle birlikte, yaygın anlatı ve bazı başvuru kaynakları Hatice Sultan evliliğini yazmaya devam ettiği için bu sayfa iki görüşü de kaynaklarıyla vermeyi tercih etmektedir. Dizi ve romanlardaki tasvirler bu konuda kaynak değeri taşımaz.
Mısır’ın yeniden düzenlenmesi
Ahmed Paşa isyanıyla karışan Mısır’da malî ve idarî düzeni kurmak üzere görevlendirilen İbrahim Paşa, 1524 sonunda yola çıkarak Kahire’ye gitti; bu yolculukta ünlü denizci Pîrî Reis’in gemisine kılavuzluk ettiği ve Kitâb-ı Bahriye’yi genişletmesi için paşadan teşvik gördüğü aktarılır. Kahire’de kaldığı süre içinde asayişi sağladı, Memlük devrinden kalan eski kanunları ve ana defterleri buldurdu ve bunları esas alan yeni bir kanunnâme düzenletti. Bu belge, Mısır’ın Osmanlı merkezine bağlı fakat kendine özgü malî yapısını (yıllık irsâliye hazinesi, yerel askerî sınıfların statüsü) tanımlayan temel metinlerden biri oldu. Kendisine bu görev sırasında Mısır beylerbeyi unvanı da verildi. İlk ciddi görevinde kazandığı bu başarı şöhretini ve nüfuzunu artırdı; ancak aynı dönemde İstanbul’daki sarayının yeniçeriler tarafından yağmalanması, birdenbire en yüksek makama çıkmış olmasının bazı çevrelerde uyandırdığı hoşnutsuzluğun somut bir işaretiydi.
Mohaç, Macaristan siyaseti ve Habsburg diplomasisi
Padişahın bizzat başında bulunduğu 1526 Macaristan seferinde ordunun serdarlığını üstlenen (nihai komuta padişahta olmak üzere) İbrahim Paşa, 29 Ağustos 1526’daki Mohaç Meydan Muharebesi’nin kazanılmasında rol oynadı ve zaferden sonra padişahla birlikte Budin’e girdi. Buradan İstanbul’a getirttiği bazı heykelleri sarayının bahçesine diktirmesi tepkiyle karşılandı; muhaliflerinin körüklediği bu tepki, Figānî’ye nisbet edilen hicivde ifadesini buldu. Seferin ardından Anadolu’da tehlikeli bir hâl alan isyanları bastırmakla görevlendirildiğinde idarî kabiliyetini gösterdi: önce isyanın niteliğini ve kimlerin hangi sebeplerle âsilere katıldığını tespit etti, sonra bir kısmını çeşitli vaatlerle kendi tarafına çekerek âsileri kolayca dağıttı. Bu yöntem, Osmanlı yönetiminin güç kullanmadan önce kazanma ve uzlaştırma eğilimini yansıtan tipik bir istimâlet uygulamasıdır.
Macaristan meselesi dolayısıyla İstanbul’a gelen Habsburg elçileriyle yaptığı görüşmelerde Avrupa’daki gelişmelerden en ince ayrıntısına kadar haberdar olduğunu gösterdi ve Osmanlı Devleti’nin kudretini her fırsatta vurgulayarak elçileri manevî baskı altında tuttu. 1529’da ikinci Macaristan seferine çıkılırken padişah tarafından kendisine geniş yetkiler ve serasker unvanı verildi; Viyana kuşatmasıyla sonuçlanan bu seferden sonra János Szapolyai’nin Macar krallığı tanındı ve Osmanlı himayesinde bir Macar krallığı kuruldu. Himayeye dayalı bu Macar siyasetinin ilk döneminin şekillenmesinde belirleyici rol oynadı. Doğrudan İmparator V. Karl’ın hedef alındığı 1532 Alman seferinde de bulundu; ardından Habsburg elçileriyle 1533’te İstanbul’da yapılan barış görüşmelerini yürüttü. Elçilerin raporları, bu görüşmelerde onun gücünün zirveye ulaştığını ve neredeyse sınırsız yetkiyle hareket ettiğini gösterir. Görüşmeler sonunda Osmanlı vezîriâzamı, Alman kanadını yöneten Ferdinand ile eşit sayıldı. Osmanlıların bu noktaya özellikle ağırlık vermesinde, Avrupa asalet ölçülerine göre soyu belirsiz bir kul olan İbrahim Paşa’yı Habsburg hânedanından Ferdinand ile aynı düzeye koyarak Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu’nda psikolojik bir üstünlük kurma amacının payı olduğu değerlendirilir. Aynı yıllarda Osmanlı donanmasının yeniden düzenlenmesi için Barbaros Hayreddin Paşa’nın Osmanlı hizmetine çağrılması da onun sadrazamlık dönemine rastlar.
Irakeyn Seferi ve “serasker sultan”
Safevîlere karşı girişilen ve 1533–1535 arasında süren Irakeyn Seferi, ikbali doruğa ulaşmış olan İbrahim Paşa için bir dönüm noktası oldu. Yine çok geniş yetkilerle ve “serasker sultan” unvanıyla ordunun önünden hareket etti; 21 Ekim 1533’te İstanbul’dan ayrıldı, kışı Halep’te geçirdi ve 6 Ağustos 1534’te (25 Muharrem 941) Tebriz’e girdi. Ardından padişahın kuvvetleriyle birleşerek Bağdat’a indi; şehir 1534 yılının Kasım sonu ile Aralık başı arasında (giriş günü kaynaklarda farklı verilir) Osmanlı hâkimiyetine girdi ve yeni bir serhad eyaleti olarak örgütlendi. Sefer sırasında, kendisi gibi büyük nüfuz ve servet sahibi olan Defterdar İskender Çelebi ile anlaşmazlığa düştü; onu önce azlettirdi, sonra da Bağdat’ta idam ettirdi. Bu olay ve paşanın kendisini “sultan” unvanıyla anması, saray çevresinde ve padişah üzerinde olumsuz bir etki bıraktı. Seferin genel sonucu bakımından Bağdat ve çevresinde Osmanlı hâkimiyeti kalıcı olarak kuruldu; fakat Safevî gücü kırılamadı ve İran sınırı sonraki kuşaklar boyunca bir mücadele alanı olarak kaldı. Ordu 1536 Ocak başında İstanbul’a döndü.
İdamı ve mezarı
İstanbul’a dönüşten kısa bir süre sonra, Şubat 1536’da Fransızlara verilecek ahidnâmenin hazırlıklarıyla uğraşan (bu 1536 metninin taslak düzeyinde kalıp kalmadığı ve yürürlüğe girip girmediği tarihçiler arasında tartışmalıdır) İbrahim Paşa, iftar için saraya çağrıldığı 14/15 Mart 1536 (21–22 Ramazan 942) gecesi hiçbir sebep gösterilmeden ansızın boğularak idam edildi. Saraydan çıkarılan cesedi, Ayvansarâyî’nin Hadîkatü’l-cevâmi‘deki kaydına göre Galata’da Tersane ardındaki Canfedâ Zâviyesi yanına defnedildi; bugün bu mezarın yeri kesin olarak gösterilemediğinden burada bir türbe veya ziyaret yeri tanımlanmamaktadır. Mal ve mülkünün büyük kısmına ölümünden sonra el konuldu.
İdamın sebebi kaynaklarda tek bir açıklamaya bağlanmaz ve kaynaklar farklıdır. İleri sürülen gerekçeler arasında saltanat hırsına kapıldığı ve kudretini bu yolda kullanmaya kalktığı; Şehzade Mustafa ile yakın ilişkisi yüzünden, kendi oğullarından birini taht için düşünen Hürrem Sultan’ın ona düşmanlık besleyip aleyhinde çalıştığı; Irakeyn Seferi’nde özellikle Bağdat’ın fethinden sonra çok sert bir tutum takınıp kimseyi dinlemediği sayılır. Paşanın yanında divan kâtipliği yapmış olan Celâlzâde Mustafa, onun padişah emirlerine ve kanunların uygulanmasına büyük önem veren adil ve dindar bir yönetici olduğunu, ancak Bağdat’ın fethinden sonra ahlâkının değişip gurura kapıldığını ve uygunsuz işler yaptığını yazar. Matrakçı Nasuh onun “memleketgîrlik” sevdasına kapıldığını söyler. Kanuni’nin sonraki vezîriâzamlarından Lutfi Paşa ise Âsafnâme’de, vezîriâzamın padişaha aşırı yakın olmaması gerektiğini anlatırken İbrahim Paşa’yı örnek gösterir ve padişahın bizzat onun sarayına gitmesinin “herkesin gözüne batan diken” gibi olduğunu belirtir. Venedik kaynakları ordu ve hükümet işlerini ihmal ettiği ve aile içi çekişmelerin kurbanı olma ihtimali üzerinde durur. Bu farklı açıklamaların ortak noktası, padişahın en yakın arkadaşını hiçbir işaret vermeden ansızın gözden çıkarmasının, kendisinde oluşmuş çok güçlü bir kanaate dayanmış olması gerektiğidir; kanaatin içeriği ise belge düzeyinde bilinmemektedir. Hürrem Sultan’ın rolü, dönemin gözlemcileri ve sonraki tarihçilerce ileri sürülmekle birlikte saray dedikodusuyla iç içe geçmiş bir anlatıdır ve belgeyle kesinleştirilemez.
Sarayı ve eserleri
İbrahim Paşa’nın adıyla anılan ve inşasına 1521 Belgrad Seferi öncesinde başlanan Atmeydanı’ndaki saray, Osmanlı İstanbul’unun en büyük özel saraylarındandı; 1524 düğünü burada yapıldı, Budin’den getirilen heykeller buranın bahçesine dikildi ve padişahın bizzat ziyaret ettiği bir mekân olarak Lutfi Paşa’nın eleştirisine konu oldu. İdamdan sonra devletçe el konulan saray, sonraki yüzyıllarda hânedana damat olan vezirlere tahsis edildi; Öküz Mehmed Paşa bunlardan biridir. Yapı zamanla farklı işlevlerde kullanılıp harap oldu; 20. yüzyılın ikinci yarısında restore edilen bölümü 1983’ten beri Türk ve İslam Eserleri Müzesi olarak hizmet vermektedir. Paşanın hayır eserleri arasında hanımı tarafından onun adına yaptırılan Kumkapı’daki cami ve yakınındaki tekke, Galata’da Perşembepazarı içinde Haliç kıyısındaki Eski Yağkapanı Mescidi ile Mekke, Selânik, Hezargrad (Razgrad) ve Kavala’daki cami, mektep, medrese, hamam ve çeşmeler sayılır; bunlara çeşitli vakıflar tahsis etmiştir.
Kişiliği ve kültürel çevresi
Venedik elçisinin raporuna göre birkaç dil bilen, tarihe son derece meraklı ve mûsikişinas bir devlet adamıydı; Avrupa’nın eski krallıklarının tarihine ilgi duyduğu ve mevcut hânedanları tanımaya çalıştığı da aynı raporlarda belirtilir. Avrupalı sanatkârlarla irtibat kurduğu ve onlara siparişler verdiği bilinmektedir; Budin heykelleri ve Venedik’ten getirtilen görkemli tören eşyaları, Osmanlı-Habsburg rekabetinde iktidarın görsel temsiline verdiği önemin göstergesi olarak yorumlanmıştır. Çağdaşı şair ve tezkire yazarı Latîfî onun hakkında iki ayrı risâle kaleme aldı: birinde ani yükselişini, haşmetini ve gurura kapılmasını ibret verici bir örnek olarak anlatır; diğerinde cömertliğini, şair ve edipleri koruduğunu över ve halkın kıymetini ancak ölümünden sonra anladığını yazar. Hıristiyanlığını gizlediği ve resim-heykele saygı duyduğu yolundaki söylentiler ise Dernschwam’ın aktardığı halk rivayetleridir; belgeye dayanmaz ve burada yalnız rivayet olarak kaydedilir.
Etkisi ve mirası
İbrahim Paşa’nın tarihî önemi üç düzeyde ele alınabilir. Birincisi, vezîriâzamlık makamının kapasitesidir: onun döneminde sadrazam, serasker unvanıyla ordunun mutlak komutanı ve Habsburg müzakerelerinde padişah adına eşit muhatap olarak hareket etti; bu, makamın 16. yüzyıl ortasındaki genişlemesinin en uç örneğidir ve aynı zamanda sınırını göstermiştir. İkincisi, idarî ve diplomatik eseridir: Mısır kanunnâmesi eyaletin uzun süre yürürlükte kalan malî çerçevesini kurdu; Macaristan’da himayeye dayalı krallık düzeni ve 1533 barışı, Osmanlı-Habsburg ilişkilerinin sonraki on yıllarını biçimlendirdi. Üçüncüsü, siyasî bir ders olarak bıraktığı izdir: Lutfi Paşa’nın Âsafnâme’de onu padişaha aşırı yakınlığın tehlikesine örnek göstermesi, idamının daha çağdaşları tarafından bir ibret hikâyesine dönüştürüldüğünü gösterir. Onun ölümünden sonra saray siyasetinde Hürrem Sultan’ın ve daha sonra damat vezîriâzam Rüstem Paşa’nın ağırlığı arttı; bu değişim, padişahın en yakın danışmanının artık Enderun’dan yetişme bir gözde değil hânedanla akraba bir kadro olması bakımından yapısal bir kaymayı işaret eder.
Tartışmalı anlatılar ve kaynakların sınırı
İbrahim Paşa hakkındaki temel anlatı, Celâlzâde Mustafa’nın Tabakātü’l-memâlik’i, Matrakçı Nasuh’un Süleymannâme’si ve Lutfi Paşa’nın Âsafnâme’si gibi çağdaş metinler ile Venedik elçilik raporlarına dayanır. Bu kaynakların her biri bir bakış açısı taşır: Celâlzâde paşanın kâtibiydi, Lutfi Paşa onun makamındaki halefiydi ve Venedik raporları diplomatik çıkar gözetiyordu; dolayısıyla verdikleri karakter tasvirleri belge değil değerlendirmedir. Doğum yılı ve yeri kesin değildir; saraya giriş rivayetleri birbiriyle çelişir. Eşinin kimliği (Hatice Sultan veya Muhsine Hatun) yukarıda anlatıldığı gibi kaynaklara göre farklıdır. İdamının sebebi hiçbir çağdaş belgede yazılı değildir; sonradan ileri sürülen bütün açıklamalar yorumdur. Alvise Gritti gibi Venedikli yardımcılarının rolü, Hürrem Sultan ile kişisel düşmanlık ve son gece sarayda yaşananlar hakkında anlatılan ayrıntılar büyük ölçüde sonraki dönem tarihçilerine ve popüler kültüre aittir. Muhteşem Yüzyıl gibi dizilerdeki tasvirler yaygın bir popüler algı oluşturmuştur; bunlar kaynak değeri taşımaz ve bu sayfada yalnız popüler algı olarak anılmaktadır.
Kaynakça
- Feridun Emecen, “İbrâhim Paşa, Makbul” maddesi, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 21, İstanbul 2000, s. 333–335. islamansiklopedisi.org.tr/ibrahim-pasa-makbul
- Ebru Turan, “The Marriage of Ibrahim Pasha (ca. 1495–1536): The Rise of Sultan Süleyman’s Favorite to the Grand Vizierate and the Politics of the Elites in the Early Sixteenth-Century Ottoman Empire”, Turcica, c. 41, 2009, s. 3–36. doi:10.2143/TURC.41.0.2049287
- İsmail Hakkı Uzunçarşılı, “Kanunî Sultan Süleyman’ın Vezir-i Âzamı Makbûl ve Maktûl İbrahim Paşa Padişah Dâmadı Değildi”, Belleten, c. XXIX, sy. 114, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1965, s. 355–361.
- Celâlzâde Mustafa Çelebi, Tabakātü’l-memâlik ve derecâtü’l-mesâlik (16. yüzyıl çağdaş kronik; vr. 109b–111b, 277a–278b) ve Lutfi Paşa, Âsafnâme (nşr. Mübahat S. Kütükoğlu, Prof. Dr. Bekir Kütükoğlu’na Armağan içinde, İstanbul 1991, s. 93–94) — TDV maddesi üzerinden.
- Feridun Emecen, “Irakeyn Seferi” maddesi, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 19, İstanbul 1999. islamansiklopedisi.org.tr/irakeyn-seferi
- M. Tayyib Gökbilgin, “Arz ve Raporlarına Göre İbrahim Paşa’nın Irakeyn Seferindeki İlk Tedbirleri ve Fütûhatı”, Belleten, c. XXI, sy. 83, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1957, s. 449–482.
- Nurhan Atasoy, İbrahim Paşa Sarayı, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul 1972 (sarayın tarihi ve mimarisi için).