Kısa kimlik ve önemi
Oruç Reis, 16. yüzyılın başında Batı Akdeniz’de ün kazanan, Cerbe ve Tunus’u üs edinerek Kuzey Afrika kıyılarında bağımsız bir deniz gücü kuran ve 1516’da Cezayir şehrine hâkim olan Türk denizcisidir. Kardeşi Hızır’dan, yani Barbaros Hayreddin Paşa’dan daha az tanınmakla birlikte, Avrupa kaynaklarının “Barbarossa” dediği ilk kişi odur ve Cezayir’de Türk hâkimiyetinin temelini atan girişim ona aittir. 1518’de Tlemsen çevresinde İspanyol ve Berberî kuvvetleriyle çarpışırken öldü. Onun ölümüyle Cezayir’deki liderlik Hızır’a geçti; Hızır’ın 1519’da bölgeyi Osmanlı hâkimiyetine bağlaması ve oradan kaptan-ı deryalığa yükselmesi, Oruç’un kurduğu zemin üzerinde gerçekleşti. Bu bakımdan Oruç Reis, Osmanlı Devleti’nin Kuzey Afrika’ya uzanışının doğrudan bir devlet kararıyla değil, bir denizci ailesinin bölgede kurduğu fiilî güçle başladığını gösteren kilit figürdür.
Adları, lakapları ve adaş uyarısı
Kaynaklarda Oruç Reis ve Baba Oruç adlarıyla geçer. Batı dillerinde adı Aruj, Arouj veya Horuc biçimlerinde yazılmıştır. “Barbarossa” (İtalyanca “kızıl sakal”) lakabı, Türk Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi’ndeki maddeye göre sakalının kızıl rengi dolayısıyla önce ona verilmiş, ölümünden sonra kardeşi Hızır için de kullanılmıştır. Batı literatüründe ise bu lakabın “Baba Oruç” hitabının ses benzerliğiyle İspanyolca ve İtalyancada “Barbarossa”ya dönüşmüş olabileceği yönünde ikinci bir açıklama vardır; iki açıklama birbirini dışlamaz ve hangisinin asıl olduğu kesin değildir. “Reis” unvanı bir gemi kaptanını ve korsan filosu komutanını gösterir; devletçe verilmiş bir rütbe değildir. Cezayir’de hâkimiyet kurduktan sonra bazı Batı kaynakları ona “Cezayir sultanı” demiştir; bu, fiilî hâkimiyeti anlatan bir adlandırmadır, Osmanlı unvan düzeninde bir karşılığı yoktur.
Adaş uyarısı: Bu sayfadaki Oruç Reis, Kuruluş dönemi beylerbeyi Kara Timurtaş Paşa’nın oğlu Oruç Bey ile de, II. Bayezid devrinde Tevârîh-i Âl-i Osmân yazan kronikçi Oruç b. Âdil ile de aynı kişi değildir. Kardeşi Hızır (Barbaros Hayreddin Paşa) ise ayrı bir künyede anlatılmaktadır; iki kardeşin faaliyetleri 1512–1518 arasında iç içe geçtiğinden Batı kaynaklarında zaman zaman birbirine karıştırılır.
Doğumu ve ailesi
Oruç, Midilli’nin fethinden (1462) sonra adaya yerleşen ve aslen Vardar Yenicesi’nden olan sipahi Yâkub Ağa’nın oğludur; Kâtib Çelebi ailenin kökenini Eceova’ya bağlar. Doğum tarihi kaynaklarda kesin olarak verilmez; Batı literatüründe yaklaşık 1474 yılı öne sürülür, TDV maddesi yıl belirtmez. Bu nedenle burada yalnız 1470’lerde doğduğu söylenebilir. Kardeşleri İshak, Hızır ve İlyas’tır; TDV maddesi Oruç’u Yâkub Ağa’nın ikinci oğlu olarak kaydeder, buna göre İshak büyük kardeştir. Annesi hakkında Batı literatüründe Midillili bir Rum kadın olduğu yönünde anlatılar bulunmakla birlikte Osmanlı kaynaklarında bu konuda güvenilir bir kayıt yoktur; bu sayfada hüküm kurulmamaktadır. Oruç’un evliliği ve çocukları hakkında da nitelikli kaynaklarda bilgi bulunmadığından bu konu açık bırakılmıştır.
Esaret, kurtuluş ve ilk himaye
Oruç gençliğinde ticaret gemisi kaptanı olarak denize açıldı. Kardeşi İlyas’la birlikte Trablusşam yönüne yaptığı bir seferde Rodos şövalyelerinin gemisiyle karşılaştı; çarpışmada İlyas öldü, Oruç esir düştü ve kürek mahkûmu olarak çalıştırıldı. Hızır’ın fidye ile kurtarma girişimi sonuçsuz kaldı. Gazavât-ı Hayreddin Paşa’nın anlatımına göre Oruç, Rodos gemisinde esir taşınırken Antalya yakınlarında kaçmayı başardı ve Ali Reis adlı bir kaptanın gemisinde ikinci kaptan olarak yeniden denize açıldı. Bu dönemde iki himaye kaynağı belirleyici oldu. Birincisi, Teke ve Saruhan sancaklarını yöneten Şehzade Korkut’tur; şehzade ona gemi, asker ve mühimmat sağlayarak korsanlık faaliyetine izin verdi. İkincisi Memlük sultanı Kansu Gavri’dir; Oruç bir kış İskenderiye’de sultanın himayesinde geçirdi ve Doğu Akdeniz’de Venedik gemilerine karşı sefer yaptı. Bu iki himaye, Oruç’un daha Kuzey Afrika’ya geçmeden önce Osmanlı ve Memlük siyasetiyle bağ kurduğunu gösterir; Akdeniz korsanlığı bu dönemde devletlerin dışında değil, onların himaye ağı içinde yürütülen bir faaliyetti.
Korkut’un babası II. Bayezid’in saltanatının son yıllarında şehzadeler arasında başlayan taht mücadelesi, Oruç ile Hızır’ın Ege’den uzaklaşmasında etkili oldu: Korkut’un konumu sarsılınca kardeşler onun himayesine dayanmayı sürdüremediler ve faaliyet alanlarını batıya kaydırdılar.
Cerbe, Tunus ve Batı Akdeniz’de yükseliş
Oruç, Tunus kıyısındaki Cerbe adasını akınlar için üs edindi; kısa süre sonra Hızır da ona katıldı. Kardeşler daha güvenli bir liman için Tunus’taki Hafsî hükümdarı ile anlaştılar ve Halkulvâd (La Goulette) kalesini, elde edilen ganimetin bir payını hükümdara vermek şartıyla üs olarak kullanmaya başladılar. TDV maddesi bu payı beşte bir olarak verir; Batı kaynakları üçte bir oranından söz eder. Cerbe ve Halkulvâd’dan çıkan filo Sardinya, Sicilya, Kalabriya ve Ligurya kıyılarında Venedik, Ceneviz ve İspanyol gemilerine karşı akınlar düzenledi; ele geçirilen ganimet ve esirlerle Oruç’un ünü Batı Akdeniz’de yayıldı. Yahyâ Reis gibi diğer reisler de bu dönemde onunla birlikte hareket etti.
Kronoloji konusunda kaynaklar arasında birkaç yıllık farklar vardır. Gazavât’a dayanan TDV maddesi Cerbe’ye yerleşmeyi 918/1512’ye, Tunus anlaşmasını 919/1513’e yerleştirir; Batı kaynakları ve onlara dayanan modern literatür ise kardeşlerin Kuzey Afrika kıyılarında 1504’ten itibaren görüldüğünü yazar. Barbaros Hayreddin Paşa maddesinin yazarı Şerafettin Turan da kardeşlerin 1504’ten sonra bu kıyılarda belirdiğini kaydeder. Bu fark, Gazavât’ın olayları kesin tarih vermeden sıralamasından ve Batı arşiv kayıtlarının bazı akınları daha erken tarihlere bağlamasından kaynaklanır; burada tek bir kronoloji kesin kabul edilmemektedir.
Bicâye kuşatmaları ve kolunu kaybetmesi
Oruç’un Cezayir kıyısındaki asıl hedefi, İspanyolların 1510’da ele geçirdiği Bicâye (Bougie/Béjaïa) kalesiydi. Bu şehre yönelik girişimlerin birinde ağır yaralandı ve bir kolunu kaybetti. Kolunu hangi yıl kaybettiği konusunda kaynaklar ayrılır: Batı kaynakları bunu 1512 Ağustos’undaki Bicâye kuşatmasına bağlar ve sol kolu olduğunu belirtir; TDV maddesi ise yaralanmayı 920/1514’te Bicâye yakınlarında on korsan gemisiyle yapılan bir çarpışmaya yerleştirir. Bu sakatlığa rağmen denizden çekilmedi. Popüler anlatılardaki “gümüş kol” ayrıntısı, yani kaybettiği kolun yerine gümüş bir protez taktırdığı bilgisi, nitelikli kaynaklarda belgelenmiş değildir ve burada rivayet olarak anılmaktadır.
Bu yıllarda kardeşler Cicel’i (Cîcel/Jijel) ele geçirdiler; Turan’a göre bu 1513’te oldu ve halk Oruç’u hükümdar olarak tanıdı. Aynı dönemde Oruç, Muhyiddin Reis aracılığıyla İstanbul’a hediyeler gönderdi; Yavuz Sultan Selim karşılığında iki elmas kabzalı kılıç, hilat ve iki firkate yolladı. Bu karşılıklı hediye, Oruç’un Osmanlı merkeziyle henüz bir bağlılık ilişkisi kurmadığını, fakat merkezin onu Batı Akdeniz’de yararlı bir güç olarak gördüğünü gösterir. Kesin bağlılık, ancak ölümünden sonra kardeşi Hızır tarafından bildirilecektir.
1516 başında Oruç on bir gemiyle Bicâye’yi yeniden kuşattı; dört günde dış kaleyi aldı, fakat İspanyol donanmasının yaklaşması üzerine karaya çekilmiş gemilerini yakarak Cicel’e döndü. Bicâye’nin bir türlü düşürülememesi, sonraki hedefin neden Cezayir olduğunu açıklar.
Cezayir’in alınması ve İspanyol kuşatması
Cezayir şehri 1510’dan beri limanının önündeki adacığa kurulan İspanyol kalesinin (Peñón) baskısı altındaydı ve İspanya’ya vergi ödüyordu. Aragon kralı Ferdinand’ın 1516 Ocak’ında ölmesi üzerine şehrin yerel hâkimi Sâlim et-Tûmî ve halk, Peñón’a karşı Oruç’tan yardım istedi. Oruç 1516’da Cezayir’e girdi, Peñón’u topa tuttu ancak düşüremedi; kısa süre sonra Sâlim et-Tûmî ortadan kaldırıldı ve şehrin yönetimi Oruç’un eline geçti. Sâlim et-Tûmî’nin nasıl öldüğü konusunda Batı kaynaklarında, hamamda boğdurulduğu yönünde ayrıntılı bir anlatı vardır; TDV maddesi onun İspanya ile iş birliği yaptığı için bertaraf edildiğini kaydeder. Olayın iç yüzü kesin olarak bilinmemektedir.
İspanya buna 1516 Eylül’ünde Diego de Vera komutasında bir donanma ve çıkarma kuvvetiyle karşılık verdi. TDV maddesi bu kuvveti 140 gemi ve 15.000 asker olarak verir; Batı kaynaklarındaki rakamlar farklıdır ve burada tek bir sayı kesin kabul edilmemektedir. Kuşatma başarısız oldu: Oruç’un savunması ve çevredeki Arap kabilelerinin desteğiyle İspanyollar ağır kayıp vererek çekildi. Bu başarı, Cezayir’de Oruç’un hâkimiyetini pekiştirdi ve Kuzey Afrika’daki Müslüman şehirler arasında ününü artırdı. Kardeşler bu dönemde şehirde nüfus ve arazi sayımı ile askerî düzenlemeye giriştiler; Oruç merkezi, Hızır ise doğu bölgelerini yönetiyordu. Bu iş bölümü, kurulan gücün bir korsan üssü olmaktan çıkıp yerel bir yönetim biçimine dönüşmeye başladığını gösterir.
Tenes, Tlemsen ve ölümü
Cezayir’den sonra Oruç iç bölgelere yöneldi. 1517’de İspanyollarla anlaşan Tenes hâkimini bertaraf ederek şehri aldı; ardından Batı Cezayir’in eski merkezi Tlemsen’e yürüdü. Tlemsen’in Abdülvâdî (Zeyyânî) hükümdarı Ebû Hammû, Oruç’u bölgeden atmak için İspanyollarla ittifak kurmuştu; şehir halkının bir bölümünün çağrısıyla Oruç ve kardeşi İshak Tlemsen’e girdi ve hükümdarı devirdi. Bu adım Oruç’u, Oran’daki İspanyol garnizonu ve İspanya’nın desteklediği Abdülvâdî hanedanı ile doğrudan karşı karşıya getirdi.
1518’de Oran valisi Comares markisi komutasındaki İspanyol kuvvetleri, Abdülvâdî taraftarları ve onlara katılan Berberî kabileleriyle birlikte harekete geçti. İshak, savunduğu kalede öldü. Oruç, Tlemsen’de aylarca süren bir kuşatmaya dayandı; TDV maddesi kuşatmayı altı ay olarak verir. Erzak ve mühimmat tükenince otuz kırk kişilik maiyetiyle şehirden çıkıp Cezayir’e ulaşmaya çalıştı; şehirden yaklaşık yüz kilometre uzakta bir İspanyol müfrezesi ve ona katılan yerli kuvvetler tarafından yakalandı, çarpışmada yaralandı ve öldürüldü. Ölüm tarihi kaynaklarda 924/1518 yazı ile Mayıs 1518 arasında değişir. Batı anlatılarında, bir ırmağı geçerken geride kalan adamlarını bırakmayıp geri döndüğü ve orada öldüğü; başının kesilerek İspanya’ya götürüldüğü aktarılır. Ölüm yeri ve mezarı konusunda da kaynaklar ayrılır: Fransız araştırmacı A. Graulle 1913’te bunun Ucda (Oujda) yakınlarında olduğunu ileri sürmüştür, İspanyol kaynakları farklı yerler verir. Oruç Reis’in bilinen bir türbesi yoktur.
Cezayir’in Osmanlı’ya bağlanması ve etkisi
Oruç’un ölümüyle Cezayir’deki liderlik Hızır Reis’e geçti. Hızır, İspanya ve yerel hanedanların baskısı karşısında tek başına tutunamayacağını görerek 1519’da Yavuz Sultan Selim’e bağlılık bildirdi; Cezayir beylerbeyi olarak tanındı ve merkezden yeniçeri ile top desteği aldı. Bu bağlılık kararı doğrudan Oruç’un mirasının sonucudur: Oruç, İspanya’nın Kuzey Afrika kıyılarında 1505–1510 arasında kurduğu garnizon zincirine karşı Müslüman şehirlerin kendisine yöneldiği bir güç merkezi yaratmış; fakat bu gücün bir hanedan ya da yerel meşruiyet temeli olmadığından, ölümünden sonra ayakta kalması için bir devletin himayesine ihtiyaç duyulmuştur. Cezayir’in üç yüzyıl boyunca Osmanlı’ya bağlı bir ocak olarak yaşaması ve Hızır’ın Kanuni Sultan Süleyman döneminde kaptan-ı deryalığa yükselmesi, Oruç’un kurduğu bu zemin üzerinde gerçekleşti.
Oruç Reis’in tarihsel önemi üç noktada toplanabilir. Birincisi, Akdeniz korsanlığının Osmanlı ve Memlük himayesinden Kuzey Afrika’da yerel hâkimiyete dönüşmesinin ilk örneğini vermesidir. İkincisi, Cezayir şehrini ve çevresini İspanyol ilerleyişine karşı tutarak Osmanlı Devleti’nin Batı Akdeniz’e girişini mümkün kılmasıdır. Üçüncüsü, kardeşi Hızır’ın kariyerinin ilk on yılını biçimlendirmiş olmasıdır; Barbaros Hayreddin Paşa’nın hem lakabı hem de Cezayir’deki konumu ağabeyinden devraldığı bir mirastır. Modern Türkiye’de adı Deniz Kuvvetleri geleneğinde yaşamakta, denizaltı ve araştırma gemilerine verilmektedir; Cezayir’de de anılmaya devam etmektedir.
Tartışmalı anlatılar ve kaynakların sınırı
Oruç Reis hakkındaki temel Osmanlı anlatısı, kardeşi Hızır’ın çevresinde Seyyid Murâdî tarafından kaleme alınan Gazavât-ı Hayreddin Paşa’dır; TDV maddesi de büyük ölçüde bu metne dayanır. Gazavât çağdaş ve birinci elden bilgi taşır, fakat Hızır’ın başarılarını yüceltmeye eğilimli bir menâkıb üslubuyla yazılmıştır ve olayları kesin tarih vermeden sıralar. Bu yüzden Oruç’un hayatındaki tarihler (Cerbe’ye yerleşme, Tunus anlaşması, kolunu kaybetmesi) Batı arşiv kayıtlarıyla karşılaştırıldığında birkaç yıllık kaymalar gösterir; bu sayfada her iki kronoloji de belirtilmiş, biri diğerine tercih edilmemiştir. Doğum yılı bilinmemektedir. Annesinin kimliği, İspanyol kuşatmasındaki asker ve gemi sayıları, Sâlim et-Tûmî’nin ölüm biçimi ve Oruç’un ölüm yeri kaynaklarda farklı verilir. Popüler anlatılardaki “gümüş kol”, ırmakta adamları için geri dönme ve başının balla dolu bir torbada İspanya’ya gönderilmesi gibi ayrıntılar Batı kaynaklı rivayetlerdir; Osmanlı kaynaklarında doğrulanmaz. “Cezayir sultanı” ve “Cezayir’in fatihi” gibi nitelemeler, Oruç’un fiilî hâkimiyetini anlatır; Cezayir’in Osmanlı eyaletine dönüşmesi onun değil kardeşinin 1519 kararıyla olmuştur. Dizi ve romanlardaki tasvirler kaynak değeri taşımaz.
Kaynakça
- İdris Bostan, “Oruç Reis” maddesi, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 33, İstanbul 2007, s. 426–428. islamansiklopedisi.org.tr/oruc-reis
- Şerafettin Turan, “Barbaros Hayreddin Paşa” maddesi, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 5, İstanbul 1992, s. 65–67. islamansiklopedisi.org.tr/barbaros-hayreddin-pasa
- Seyyid Murâdî, Gazavât-ı Hayreddin Paşa (16. yüzyıl çağdaş kronik); tenkitli neşir: Mustafa Yıldız, Gazavât-ı Hayreddin Paşa (MS 2639 Universitätsbibliothek Tübingen), Aachen 1993.
- Kâtib Çelebi, Tuhfetü’l-kibâr fî esfâri’l-bihâr, haz. Orhan Şaik Gökyay, İstanbul 1973, s. 39–47.
- İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c. II: İstanbul’un Fethinden Kanunî Sultan Süleyman’ın Ölümüne Kadar, Türk Tarih Kurumu, Ankara (Garp Ocakları ve Barbaros kardeşler bölümleri).
- Svatopluk Soucek, “The Rise of the Barbarossas in North Africa”, Archivum Ottomanicum, III (1971), s. 238–250.
- A. Graulle, “La mort et le tombeau de Baba ’Aroûdj (Barberousse)”, Revue du Monde Musulman, 24 (1913), s. 246–259 (ölüm yeri tartışması için).