Kısa kimlik ve önemi
Zenbilli Ali Efendi, asıl adıyla Ali Cemâlî, 15. yüzyılın ikinci yarısı ile 16. yüzyılın ilk çeyreğinde yaşamış bir Osmanlı fıkıh âlimi ve müftüsüdür. II. Bayezid tarafından 1503’te İstanbul müftülüğüne getirildi; Yavuz Sultan Selim’in bütün saltanatı boyunca ve Kanuni Sultan Süleyman’ın ilk yıllarında aynı makamda kaldı; 1526’daki ölümüne kadar süren yaklaşık yirmi dört yıllık görev süresi, Osmanlı şeyhülislâmları arasında en uzunlardan biridir. Tarihsel önemi yalnız bu sürenin uzunluğunda değildir. Onun döneminde İstanbul müftülüğü, bir medrese hocasının ek görevi olmaktan çıkıp devlet düzeni içinde ağırlığı olan bir makama dönüşmeye başladı: Bayezid’in İstanbul’daki medresesinin müderrisliği ile padişah vakıflarının nezareti bu görevle birleştirildi ve bu düzen sonraki müftülere de aktarıldı. Osmanlı ilmiye tarihi çalışmalarında şeyhülislâmlığın kurumsallaşmasının ilk adımları bu yüzden onun adıyla anılır.
Adı, lakabı ve adaş ayrımı
Kaynaklarda adı Ali, künyesiyle Alâeddin Ali b. Ahmed el-Cemâlî olarak geçer. “Cemâlî” nisbesi, 14. yüzyılın ünlü Aksaraylı âlimi Cemâleddin Aksarâyî’nin soyundan gelmesinden kaynaklanır; aynı nisbeyi, aynı aileden gelen başka devlet ve ilim adamları da taşımıştır. Halk arasındaki “Zenbilli” lakabının kaynağı ise fetva uygulamasıdır: fetva almak için başvuranların işini geciktirmemek amacıyla evinin penceresinden sarkıttığı bir zenbil (sepet) içinde soruları alıp cevaplarını yine aynı zenbille aşağı indirdiği anlatılır. Bu anlatı Osmanlı biyografik geleneğinde yerleşiktir; yazımı “Zenbilli” ve “Zembilli” biçiminde iki türlü görülür, bu sayfada TDV İslâm Ansiklopedisi’nin tercih ettiği “Zenbilli” biçimi kullanılmıştır. Fetva mecmuası “Fetâvâ-yı Ali Efendi” adıyla da anıldığından, 17. yüzyıl şeyhülislâmı Çatalcalı Ali Efendi’nin aynı adı taşıyan ve çok daha yaygın olan fetva mecmuasıyla karıştırılmamalıdır.
Bu sayfa yalnız Zenbilli Ali Efendi’yi anlatır. Cemâlî ailesinin öteki üyeleriyle karıştırılmamalıdır: dedesinin babası Cemâleddin Aksarâyî, I. Murad devrinde yaşamış ve Aksaray Zincirli Medresesi’nde ders vermiş ayrı bir âlimdir; amcazadesi Çelebi Halife diye tanınan Cemâl-i Halvetî ile yakın akrabası Cemâleddin İshak Karamânî birer Halvetî şeyhidir; oğullarından Cemâleddin Mehmed ise kadılık ve valilik yapmış farklı bir kişidir.
Doğumu, ailesi ve soyu
Doğum yeri ve tarihi kesin olarak bilinmemektedir. M. Cavid Baysun, 1526’da ileri bir yaşta öldüğünü ve öğrenim ile görev sürelerini hesaba katarak onun Fatih Sultan Mehmed’in ilk saltanat yıllarında, yani 1444–1446 dolayında doğmuş olabileceğini ileri sürer; bu bir tahmindir. Doğum yeri için üç ayrı görüş vardır: Amasya tarihçisi Hüseyin Hüsâmeddin onun Amasya’da doğduğunu yazar, ancak bu yazarın pek çok kişiyi Amasyalı gösterme eğilimi bilindiğinden bu kayda ihtiyatla yaklaşılır; bazı kaynaklar onu Karamanlı sayar; Cemâlî ailesinin Aksaray’da yerleşik olması ve daha sonra İstanbul’a göçmesi ise Aksaray’da doğduğu görüşüne dayanak yapılmaktadır. Kaynaklar farklı olduğu için bu sayfada tek bir doğum yeri kesin gibi verilmemektedir.
Babası Ahmed Çelebi, Cemâleddin Aksarâyî’nin torunudur; aile kendi soyunu daha geriye, büyük Eş‘arî kelâmcısı Fahreddin er-Râzî’ye bağlar. Bu soy iddiası biyografi kaynaklarında tekrarlanır, fakat bağımsız belgeyle doğrulanmış bir şecere değildir. Aile bağlarının en somut halkası, Halvetiyye tarikatının Amasya kolunu kuran ve II. Bayezid’in tahta geçişinde etkili olduğu kabul edilen Çelebi Halife’nin (Cemâl-i Halvetî) onun amcazadesi olmasıdır. Zenbilli Ali Efendi, Bursa’daki hocası Hüsâmzâde Mustafa Efendi’nin kızıyla evlenmiştir; eşinin adı kaynaklarda geçmez.
Eğitimi ve hocaları
İlk eğitimini Lârendeli Mevlânâ Hamza’dan aldı; kaynaklar bu kişiyi, sonradan Yavuz ve Kanuni’nin sadrazamı olacak Pîrî Mehmed Paşa’nın anne tarafından dedesi olarak tanıtır. Ardından İstanbul’a giderek dönemin en tanınmış fıkıh âlimi ve Fâtih devrinin müftüsü Molla Hüsrev’in derslerine devam etti. Molla Hüsrev müftülüğe tayin edilince Ali Cemâlî Bursa’ya geçti ve Sultâniye Medresesi müderrisi Hüsâmzâde Mustafa Efendi’nin öğrencisi oldu. Öğrenimini tamamlayınca hocası onu kendisine muîd, yani ders tekrarcısı yardımcı edindi ve kızıyla evlendirdi. Bu eğitim yolu, Osmanlı ilmiyesinin klasik biçimini gösterir: taşradan başlayan, İstanbul ve Bursa’nın büyük medreselerinde yetkin bir hocanın halkasında tamamlanan ve muîdlikle müderrisliğe açılan bir kariyer.
Müderrislik yılları: Fâtih devri ve gözden düşme
Fâtih Sultan Mehmed devrinde Edirne’de müderrisliğe getirildi; Mecdî bu medreseyi Ali Bey Medresesi, Hoca Sâdeddin ise Taşlık Medresesi olarak kaydeder. Padişahın kendisine beş bin akçe ile elbiseler gönderdiği aktarılır. Kariyerinin bu evresi saray içi rekabetten etkilendi: Karamânî Mehmed Paşa vezîriâzam olunca, siyasî rakibi Sinan Paşa ile Ali Cemâlî arasındaki yakınlık yüzünden onu önce Edirne Beylerbeyi Medresesi’ne, sonra daha düşük bir görev olan Sirâciye Medresesi’ne nakletti ve ücretini düşürdü. Bunun üzerine görevinden istifa etti; Halvetî şeyhi Mes‘ûd-i Edirnevî’nin hizmetine girdi, ardından İstanbul’a taşınarak Sinan Paşa ve dönemin pek çok aydınının bağlandığı Şeyh Vefâ diye tanınan İbnü’l-Vefâ Muslihuddin Mustafa’nın tekkesine devam etti. Bu dönem, ilmiye mensubunun kaderinin yalnız ilmine değil, vezir çevrelerindeki hizipleşmeye de bağlı olduğunu gösteren erken bir örnektir.
II. Bayezid devri: Amasya, Bursa ve Sahn-ı Semân
Fâtih’in ölümü ve Karamânî Mehmed Paşa’nın yeniçeriler tarafından öldürülmesinin ardından tahta çıkan II. Bayezid döneminde yeniden müderrisliğe döndü. Bu dönüşün anlatımı kaynaklarda farklıdır. Mecdî, padişahın bir gece rüyasında Ali Cemâlî’yi gördüğünü ve onunla görüşmek istediğini, âlimin ise “sultanlarla görüşmek mubahların en sevimsizidir” anlamına gelen bir sözle bunu reddettiğini, padişahın yine de ona Bursa’da Hudâvendigâr (Kaplıca) Medresesi’ni verdiğini yazar; Hoca Sâdeddin ile Atâî ise Amasya müftülüğüne gönderildiğini kaydeder. Yusuf Küçükdağ ikinci bilgiyi daha doğru bulur ve bunu, Bayezid’in tahta çıkışında rol oynayan Çelebi Halife’nin Amasya’da oturmasıyla, yani padişahın şeyhine bağlılık göstermek istemesiyle açıklar. Rüya anlatısı, biyografi geleneğinin bir âlimi yüceltme kalıbı olarak okunmalıdır; kesin bir olay kaydı değildir.
Amasya müftülüğünden sonra Bursa’da Hudâvendigâr, ardından Sultâniye (Yeşil) Medresesi’nde ders verdi; Mecdî’ye göre kendisi istemediği hâlde Bursa müftülüğü de ona verildi. 1486’da Amasya’da Beyazıt Medresesi tamamlanınca müderris olarak yeniden oraya gitti ve Amasya müftülüğünü üstlendi. 896/1491’de Amasya’da sancak beyi olan Şehzade Ahmed’in oğullarının sünnet düğününde kendi hocası Birgivîzâde Mustafa Efendi’yi şehrin ulemasının önüne geçirmesi üzerine görevini bıraktı ve İstanbul’a döndü. Küçükdağ bu kırgınlıkta, Acem asıllı ulemaya yakınlık duyduğu söylenen şehzadeye karşı Amasya’daki Sünnî mutasavvıf ve âlimlerin tavrının da payı olabileceğini belirtir. Mecdî’ye göre II. Bayezid medresesini izinsiz terk etmesine öfkelenip onu azletti; altı ay kadar bekledikten sonra padişahın İstanbul’da yeni açtığı Sultan (Beyazıt) Medresesi ona teklif edildi, ilmî seviyesine uygun bulmadığı için tereddüt gösterince Fâtih’in Sahn-ı Semân medreselerine nakledildi. Sahn müderrisliği, dönemin ilmiye hiyerarşisinde en üst basamaktı.
Müftülüğe tayini ve makamın kurumsallaşması
Sahn müderrisi iken amcazadesi Çelebi Halife ile birlikte hacca gitti; Mekke’de çıkan karışıklıklar yüzünden bir yıl Mısır’da bekledi ve haccını ertesi yıl yapabildi. O Mısır’da iken İstanbul müftüsü Efdalzâde Hamîdüddin Efendi 908/1503’te öldü; müftülük ona verildi ve dönünceye kadar fetva yetkisi geçici olarak Sahn müderrislerine bırakıldı. Muhtemelen 910/1504 yılının ortalarında İstanbul’a dönerek fiilen fetva makamına oturdu. Bu tayin sürecinin kendisi, makamın henüz bir kişiye bağlı bir görev olduğunu, fakat boş bırakılamayacak kadar önem kazandığını gösterir.
Makamın kurumsallaşması bakımından asıl önemli adım sonraki yıllarda atıldı. II. Bayezid 911/1505–1506’da İstanbul’da yaptırdığı ve bugün Türk Vakıf Hat Sanatları Müzesi olarak kullanılan medresenin müderrisliğini, haftada bir gün ders okutmak üzere günlük elli akçe ile ona verdi; 912/1506–1507’de de ülkenin çeşitli yerlerindeki hayratının vakıflarına onu nâzır tayin etti. Bundan sonra Beyazıt Medresesi müderrisliği ile Bayezid vakıflarının nezareti İstanbul müftülerine verilmesi âdet hâline geldi. Mehmet İpşirli’nin şeyhülislâmlık maddesinde vurguladığı gibi, müftülük makamının etkili bir konum kazanmasına dair rivayetlerde öne çıkarılan isim Zenbilli Ali Efendi’dir; makamın vezîriâzamlık gibi dinî denetim sağlayan bir konuma doğru evrilmesinin ilk adımları onun görev süresinde görülür. Yine de bu dönemde şeyhülislâm, tayin ve azil yetkisi bakımından kazaskerlerin üstünde değildi; makamın ilmiyenin tartışmasız başı hâline gelmesi Ebussuud Efendi devrinde tamamlanacaktır. “Şeyhülislâm” unvanının bu dönemde resmî yazışmalarda ne ölçüde kullanıldığı da tartışmalıdır; kaynakların çoğu onu “İstanbul müftüsü” diye anar.
Yavuz Sultan Selim devri: fetva makamı ile padişah arasındaki sınır
Yavuz Sultan Selim, saltanatı boyunca onu görevinde bıraktı. Kaynaklarda ikisi arasında geçtiği anlatılan olaylar, Osmanlı ilmiye edebiyatının en çok tekrarlanan hikâyeleri arasındadır. Bu anlatılara göre Ali Efendi, devlet görevlilerinin ancak hukukî kurallar çerçevesinde cezalandırılabileceğini, padişahın emriyle katledilemeyeceklerini, idamın mahkeme kararından sonra müftünün fetvasıyla mümkün olabileceğini padişaha çekinmeden söylemiş; padişah kendi yönetim kararlarına karışmamasını sert bir dille bildirince izin almadan huzurdan ayrılmış; hatta bir defasında şer‘î hükümlere aykırı infaz yaparsa hal‘ine fetva vereceğini açıkça belirtmişti. Yine anlatılara göre padişah sonradan bu davranışın yanlışlığını kabul etmiş, ona iltifat etmiş ve Anadolu ile Rumeli kazaskerliklerini teklif etmiştir. Popüler yayınlarda bu hikâye, toplu idamı engellenen hazine görevlilerinin sayısı gibi ayrıntılarla süslenir; TDV maddesi bu tür sayı vermez.
Bu anlatılar bu sayfada rivayet olarak kaydedilmektedir. Yusuf Küçükdağ, Zenbilli Ali Efendi ile Yavuz Sultan Selim hakkında anlatılan bu tür hikâyelerin, yeni bir resmî kurum hâlinde şekillenmekte olan şeyhülislâmlık makamının önemini vurgulamaya yönelik olma ihtimalinin çok yüksek olduğunu belirtir. Yani bu anlatılar, tek tek olayların belgesel kaydından çok, sonraki kuşakların fetva makamına biçtiği rolü yansıtır. Bununla birlikte anlatının çekirdeği, makamın işleyişiyle uyumludur: 16. yüzyıl başında idam kararlarında kadı hükmü ile müftü fetvasının aranması, örfî ceza uygulamalarını şer‘î denetim altına alma eğiliminin bir parçasıdır. R. C. Repp’in Osmanlı ilmiye hiyerarşisi üzerine incelemesi, Ali Cemâlî’nin görev süresini bu kurumsal dönüşümün eşiği olarak ele alır.
Kanuni devri, Rodos ve ölümü
Kanuni Sultan Süleyman tahta çıktığında onu görevinde bıraktı; bu bakımdan Zenbilli Ali Efendi Kanuni’nin ilk şeyhülislâmıdır. 1522’deki Rodos seferine katıldı ve fethin ardından camiye çevrilen Saint Jean Katedrali’nde ilk cuma namazını kıldırdı; bir müftünün padişahla birlikte sefere çıkması, makamın protokol içindeki yerinin yükseldiğini gösterir. 929/1523’te iş göremeyecek kadar hastalanınca Kanuni ondan bir nâib tayin etmesini istedi; o da Şeyh Bahâeddinzâde Muhyiddin Mehmed’i vekil olarak seçti. Bu düzen ölümüne kadar sürdü; fetva işleri vekil eliyle yürütülürken makam onun üzerinde kaldı. Ölüm tarihi kesin değildir: halefi Kemalpaşazâde’nin Şâban 932’de, yani Mayıs 1526’da müftülüğe getirilmesinden hareketle, vefatının bu tarihten az önce gerçekleştiği tahmin edilir. Bazı yayınlarda görülen 1525 tarihi, hicrî yılın kaba çevriminden kaynaklanır. Zeyrek’te yaptırdığı mescid ve mektebin hazîresine defnedildi.
Fetvaları ve ilmî mirası
Kaynaklar onu fıkıh, usul, edebiyat, lugat, nahiv, tefsir ve hadis alanlarında otorite sahibi, vakur ve mütevazı bir âlim olarak tanıtır. Hırzü’l-mülûk adlı siyasetnâmedeki kayda göre insanların işlerini kolaylaştırmaktan zevk alır, fetva için başvuranların işini kısa sürede sonuçlandırırdı; zenbil anlatısı bu tavrın halk hafızasındaki karşılığıdır. Ders halkasından geçenler arasında, Kanuni’nin süt kardeşi ve sonradan Beşiktaş dergâhının kurucusu olacak Yahya Efendi de vardır; Yahya Efendi medrese eğitimini onun yanında tamamlamış ve ölümünden kısa süre sonra müderrisliğe başlamıştır.
Eserleri fıkıh ağırlıklıdır. Muhtârât mine’l-Fetâvâ (Fetâvâ-yı Ali Efendi), Hanefî fıkhına dair fetvalarını bir araya getiren telif bir mecmuadır; Süleymaniye Kütüphanesi’nde Âşir Efendi, Esad Efendi, Fâtih ve Lâleli koleksiyonlarında nüshaları bulunur ve tenkitli bir neşri henüz yapılmamıştır. Muhtasarü’l-Hidâye, Hanefî fıkhının temel metinlerinden el-Hidâye’nin muhtasarıdır. Ona nisbet edilen Risâle fî hakkı’d-devrân, sûfîlerin zikir maksadıyla yaptıkları dönüşün haram olmadığını savunur ve mensur ile manzum iki nüshası kaydedilir; ancak Ahmet İnanır’ın 2010 tarihli incelemesi, bu risâlenin ona ait olmama ihtimalinin güçlü olduğu sonucuna varmıştır. Bu yüzden devran tartışmasındaki tutumu bu sayfada kesin bir hüküm olarak yazılmamaktadır. Vasiyet ve muâmelât konularını otuz beş fasılda inceleyen Âdâbü’l-evsiyâ da uzun süre ona nisbet edilmiş, fakat eserin oğlu Fudayl Çelebi tarafından kaleme alındığı tespit edilmiştir.
Tasavvufî yönü kaynaklarda açıkça anılır: bazı eserlerde “Sûfî” nisbesiyle kaydedilmiş ve keramet sahibi sayılmıştır. Çelebi Halife ve İshak Karamânî gibi yakın akrabaları Halvetî şeyhi olmakla birlikte kendisi Zeyniyye tarikatının Vefâiyye kolunun kurucusu Şeyh Vefâ’ya intisap etmiştir. Bu ikili konum, 16. yüzyıl başında İstanbul ulemasının tekke çevreleriyle iç içe yaşadığını ve fetva makamının tasavvuf pratiklerine karşı sonraki yüzyılda alacağı sert tavrın henüz belirmediğini gösterir.
Hayratı ve Zeyrek’teki mezarı
Hayır severliğiyle tanınan Ali Cemâlî Efendi İstanbul’un çeşitli yerlerinde cami, mescid ve mektep yaptırdı. Galata’da Tersane Caddesi üzerindeki Alaca Mescid 1957’de Azapkapı Caddesi açılırken yıktırıldı. Küçük Mustafa Paşa semtindeki Müftü Ali Efendi Camii önce mescid olarak yapılmış, 932/1525–1526’da camiye çevrilmiştir. Zeyrek Yokuşu’ndaki tek kubbeli, kare planlı Ali Cemâlî Efendi Mektebi 1523–1525 yılları arasında inşa edildi; mezarı bu mektebin giriş cephesi önündedir ve oğlu Fudayl Çelebi de 1583’te yanına gömülmüştür. Fatih Kadı Çeşmesi’nde bulunan Müftü Hamamı 1960’ta ortadan kaldırılmıştır; bu hamamın geliri cami, mescid ve mektebe vakfedilmişti. 953/1546 tarihli İstanbul Vakıfları Tahrir Defteri bu vakıfların kaydını içerir ve hayratın belgesel temelini oluşturur.
Oğulları
Kaynaklar beş oğlundan söz eder; dördünün adı bilinir ve üçü ilmiye mensubudur. Muhyiddin Mehmed Şah Efendi (Molla Çelebi) bir Târîh-i Âl-i Osmân yazarıdır. Rûhî mahlasıyla tanınan Fâzıl Çelebi (ö. 928/1522) Dîvân-ı Hümâyun kâtipliği yapmıştır; II. Bayezid’in isteğiyle derlenen bir Tevârîh-i Âl-i Osmân’ın ona ait olduğu kabul edilmekle birlikte “Rûhî Târihi” adıyla bilinen nüshaların aidiyeti araştırmacılar arasında tartışmalıdır. Aynı aileden iki Osmanlı tarih yazarının çıkması, Cemâlî evinin ilim çevresindeki yerini gösterir. 1514’te doğan Fudayl Çelebi Bağdat, Halep ve Mekke kadılıklarında bulunmuş, Sahn ve Ayasofya medreselerinde ders vermiş, kazaskerlik ve şeyhülislâmlık tekliflerini geri çevirmiş bir hukukçudur; Âdâbü’l-evsiyâ onun eseridir. Cemâleddin Mehmed (Cemal Çelebi) kadılık ve valiliklerde bulunmuş, kızı Sitti Şah Hatun İstanbul’da bir mescid ve medrese yaptırmıştır.
Etkisi ve mirası
Zenbilli Ali Efendi’nin tarihî önemi üç düzeyde ele alınabilir. Birincisi, İstanbul müftülüğünün kurumsal içeriğidir: Beyazıt Medresesi müderrisliği ve padişah vakıflarının nezareti onun döneminde bu makama bağlanmış, böylece müftü yalnız fetva veren bir âlim olmaktan çıkıp ilmiye ve vakıf düzeni içinde idarî ağırlığı olan bir görevli hâline gelmiştir. İkincisi, süreklilik değeridir: II. Bayezid’in son on yılı, Yavuz’un bütün saltanatı ve Kanuni’nin ilk altı yılı boyunca aynı kişinin fetva makamında kalması, taht değişimlerinin ve Safevî mücadelesi ile Mısır fethi gibi büyük dönüşümlerin yaşandığı bir devirde dinî-hukukî otoritenin istikrarını sağlamıştır. Üçüncüsü, sonraki kuşakların onun etrafında kurduğu anlatıdır: Yavuz ile ilgili rivayetler tarihsel kesinlik taşımasa da şeyhülislâmın padişah karşısında hukukun sınırını hatırlatan kişi olarak tasavvur edilmesinin ilk örneğidir ve bu tasavvur Kemalpaşazâde ile Ebussuud devirlerinde makamın gerçek yetkilerine dönüşmüştür. Cemâlî ailesi ise oğulları ve akrabaları aracılığıyla 16. yüzyıl boyunca Osmanlı ilim, tasavvuf ve bürokrasi hayatında etkili kalmıştır.
Tartışmalı anlatılar ve kaynakların sınırı
Zenbilli Ali Efendi hakkındaki bilgilerin omurgası Taşköprizâde’nin eş-Şekāiku’n-nu‘mâniyye’si ile bunun Mecdî tercümesine, Hoca Sâdeddin’in Tâcü’t-tevârîh’ine ve Atâî’nin zeyline dayanır. Bu kaynaklar ölümünden kısa süre sonra yazılmış olmakla birlikte biyografi geleneğinin yüceltici kalıplarını taşır; rüya, keramet ve padişaha meydan okuma anlatıları bu kalıbın parçasıdır. Vakıf tahrir defteri ve kütüphanelerdeki fetva yazmaları ise belge niteliğindedir. Bu sayfada iki katman birbirinden ayrılmış; rüya ve Yavuz anlatıları rivayet olarak işaretlenmiştir.
Belirsizlikler açıktır: doğum yeri (Aksaray, Amasya veya Karaman) ve doğum yılı (yalnız 1440’lar tahmini) bilinmemektedir; II. Bayezid devrindeki ilk görevi kaynaklarda Bursa müderrisliği ile Amasya müftülüğü arasında değişir; müftülüğe tayin (1503) ile fiilî başlangıç (1504) arasındaki fark hac yolculuğundan kaynaklanır; ölüm tarihi yalnız halefinin tayin tarihinden geriye doğru tahmin edilir; Risâle fî hakkı’d-devrân ile Âdâbü’l-evsiyâ’nın ona aidiyeti tartışmalı veya çürütülmüştür; Fahreddin er-Râzî’ye uzanan soy iddiası belgelenmemiştir. Tercüme-i Şekāik’in Topkapı Sarayı nüshasındaki minyatürlü tasviri, sonraki yüzyılın bir ikonografisidir ve gerçek yüzünün kaydı sayılmaz. Popüler yayınlarda görülen “Yavuz’u tahttan indirmekle tehdit eden şeyhülislâm” vurgusu, kaynakların rivayet olarak aktardığı bir anlatının kesin olay gibi sunulmasıdır; dizi ve romanlardaki tasvirler kaynak değeri taşımaz.
Kaynakça
- Yusuf Küçükdağ, “Zenbilli Ali Efendi” maddesi, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 44, İstanbul 2013, s. 247–249. islamansiklopedisi.org.tr/zenbilli-ali-efendi
- R. C. Repp, The Müfti of Istanbul: A Study in the Development of the Ottoman Learned Hierarchy, Ithaca Press, London 1986, s. 197–224 (Ali Cemâlî bölümü).
- Yusuf Küçükdağ, II. Bâyezid, Yavuz ve Kanûnî Devirlerinde Cemâlî Ailesi, İstanbul 1995, s. 51–81.
- Mehmet İpşirli, “Şeyhülislâm” maddesi, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 39, İstanbul 2010, s. 91–96. islamansiklopedisi.org.tr/seyhulislam
- Ferhat Koca, “Fudayl Çelebi, Zenbillizâde” maddesi, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 13, İstanbul 1996, s. 207–208. islamansiklopedisi.org.tr/fudayl-celebi-zenbillizade
- Yusuf Küçükdağ, “Rûhî Çelebi” maddesi, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 35, İstanbul 2008, s. 206–207. islamansiklopedisi.org.tr/ruhi-celebi
- Mustafa Öz, “Cemâleddin Aksarâyî” maddesi, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 7, İstanbul 1993, s. 308–309 (adaş/soy ayrımı için). islamansiklopedisi.org.tr/cemaleddin-aksarayi
- Ahmet İnanır, “Osmanlı’da Semâ, Raks ve Devrân Tartışmaları Bağlamında Şeyhülislâm Zenbilli Ali Cemâlî Efendi’ye İsnat Edilen Risâle fî Hakkı’d-Devrân ve’r-Raks’ın Aidiyet Sorunu”, Usûl İslam Araştırmaları, 14 (2010), s. 155–178. dergipark.org.tr
- Ramazan Ata, “Osmanlı Devletinde Cemalîler Okulu: Cemal Halvetî ve Zenbilli Ali Cemalî Efendi”, Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 20/1 (2015), s. 2–25.
- Taşköprizâde Ahmed Efendi, eş-Şekāiku’n-nu‘mâniyye (16. yüzyıl biyografik kaynağı); Mecdî Mehmed Efendi, Hadâiku’ş-Şekāik (Şekāik Tercümesi), İstanbul 1269/1852, s. 302–303.
- İstanbul Vakıfları Tahrir Defteri 953 (1546) Târihli, haz. Ömer Lütfi Barkan – Ekrem Hakkı Ayverdi, İstanbul 1970, s. 164–165, 240, 283 (vakıf belgeleri).
- İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devletinin İlmiye Teşkilâtı, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1965, s. 176, 205, 228, 233.