Kısa kimlik ve önemi
Kemalpaşazâde, asıl adıyla Şemseddin Ahmed, 16. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı ilmiye teşkilâtının en üst makamına yükselen, aynı zamanda Osmanlı hanedanının on padişahını kapsayan Türkçe bir tarih kaleme alan âlim ve tarihçidir. Dedesi Kemal Paşa’ya nisbetle Kemalpaşazâde ya da Arapça biçimiyle İbn Kemal diye anılır. Askerî sınıftan ilmiyeye geçmiş, Yavuz Sultan Selim’in Anadolu kazaskeri olarak Mısır seferinde bulunmuş, Kanuni Sultan Süleyman devrinde 1526’dan 1534’teki ölümüne kadar şeyhülislâmlık yapmıştır. Önemi iki ayrı alanda birden görülür: Hanefî fıkhının Osmanlı yorumunun kurulmasında etkili fetva ve risâleleriyle bir hukuk otoritesi; Tevârîh-i Âl-i Osmân’ıyla da özellikle II. Bayezid, I. Selim ve Kanuni’nin ilk yılları için birinci elden tanıklık taşıyan bir tarihçidir. Kendisinden sonra gelen Ebussuud Efendi ile birlikte, klasik dönem Osmanlı ilmiyesinin en çok atıf yapılan iki ismindendir.
Adları, lakapları ve unvanları
Kaynaklarda adı Şemseddin Ahmed b. Süleyman b. Kemal Paşa olarak geçer. Yaygın kullanılan Kemalpaşazâde, Kemal Paşaoğlu ve İbn Kemal biçimlerinin tümü dedesine yapılan nisbettir; bunlar aynı kişiyi gösterir. Fetva alanındaki otoritesi sebebiyle sonraki kaynaklarda “müfti’s-sakaleyn”, yani insanların ve cinlerin müftüsü lakabıyla anıldığı aktarılır; bu lakap bir resmî unvan değil, ilmiye çevresinin ona yakıştırdığı bir saygı ifadesidir. Taşıdığı resmî görevler sırasıyla müderrislik, Edirne kadılığı, Anadolu kazaskerliği ve şeyhülislâmlıktır. Bu sayfada anlatılan kişi, dedesi Kemal Paşa ile aynı kişi değildir; II. Bayezid devrinin denizcisi Kemal Reis ile de hiçbir akrabalığı ya da ilgisi yoktur, ad benzerliği tesadüfîdir.
Doğumu ve ailesi
TDV İslâm Ansiklopedisi’ndeki madde doğum tarihini 3 Zilkade 873, yani 15 Mayıs 1469 olarak verir; bazı Batılı kaynaklar 1468 yılını tercih eder. Doğum yeri kesin değildir: Tokat, Edirne ve Amasya adları ileri sürülmüş, bu tartışma kapanmamıştır. Eğitiminin Amasya’da başladığına dair kayıt, ailenin bu şehirle bağını gösterir. Dedesi Kemal Paşa, Fâtih devrinin ümerâsındandır ve kaynaklarda II. Bayezid’in şehzadelik yıllarındaki lalası olarak anılır. Babası Süleyman Çelebi de askerî sınıftandır: İstanbul’un fethinde bulunmuş, 1474’te Amasya muhafızlığına tayin edilmiştir; annesi ise ulemâdan Küpelioğlu Muhyiddin Mehmed’in kızıdır. Böylece baba tarafından ümerâ, anne tarafından ilmiye geleneğine bağlı bir ailede yetişmiştir. Eşi ve çocukları hakkında güvenilir kaynaklarda yeterli bilgi bulunmadığından bu konuda hüküm kurulmamaktadır.
Askerlikten ilmiyeye geçiş
Kemalpaşazâde hayata bir sipahi olarak başladı. İlmiyeye geçişini anlatan meşhur rivayet, Taşköprizâde’nin eş-Şekāiku’n-Nu‘mâniyye’sinde kendi ağzından nakledilir: II. Bayezid’in bir seferi sırasında vezir İbrâhim Paşa’nın meclisinde, otuz akçe yevmiyeli bir müderris olan Molla Lutfi’nin, ünlü akıncı beyi Evrenosoğlu Ahmed Bey’den daha üst bir yerde oturduğunu görmüş; ilim yolunun ümerâlıktan daha itibarlı olduğuna kanaat getirerek askerliği bırakmıştır. Bu anlatı biyografik bir menkıbe niteliğindedir ve ayrıntıları başka bir kaynakla doğrulanamaz; fakat tarihçiler onu, 15. yüzyıl sonunda ilmiye sınıfının Osmanlı toplumunda kazandığı prestiji gösteren bir tanıklık olarak değerlendirirler. Anlatıdaki İbrâhim Paşa, II. Bayezid’in veziri olan Çandarlı İbrâhim Paşa’dır; aynı adı taşıyan Kuruluş dönemi veziriyle karıştırılmamalıdır.
Edirne’de Molla Lutfi’nin derslerine devam etti; Kestelî Muslihuddin Mustafa, Hatibzâde Muhyiddin Efendi ve Müeyyedzâde Abdurrahman Efendi hocaları arasındadır. Bu isimler, dönemin en itibarlı Osmanlı medrese çevresini temsil eder; Müeyyedzâde’nin II. Bayezid nezdindeki konumu, öğrencisinin sonraki yükselişinde bir himaye zemini olarak görülmüştür.
Müderrislik ve kadılık yılları
İlk görevi Edirne’de Ali Bey Medresesi müderrisliğidir; yevmiyesi otuz akçeydi. 1505’te Üsküp İshak Paşa Medresesi’ne, 1511’de Edirne Sultan Bayezid Medresesi’ne geçti. 1515’te Edirne kadısı oldu. Osmanlı ilmiye sisteminde medrese kademeleri yevmiye miktarına göre sıralanır, kadılık ve kazaskerlik bu kademelerin üstünde yer alırdı; Kemalpaşazâde’nin kariyeri bu düzenin işleyişini sıra atlamadan izler. Yükselişinin bu evresi, II. Bayezid devrinin ilmiye himayesiyle çakışır: padişah aynı yıllarda ona Osmanlı hanedanının Türkçe tarihini yazma görevini de vermiştir.
Anadolu kazaskerliği ve Yavuz’un Mısır seferi
14 Şâban 922, yani 12 Eylül 1516’da Anadolu kazaskerliğine getirildi. Bu tarih, Yavuz Sultan Selim’in Memlük seferinin başladığı aylara rastlar. Kazasker sıfatıyla orduyla birlikte Suriye ve Mısır’a gitti; Kahire’nin alınmasından sonra Mısır’ın Osmanlı idaresine bağlanmasında, yeni beylerbeyi Hayır Bey’e tahrir işlerinde yardımcı oldu. Kazaskerlik, Divan-ı Hümâyun üyeliği demekti; bu yüzden Mısır’daki görevi salt bir hukukçunun değil, fethedilen ülkenin idarî düzeninin kurulmasında rol alan bir devlet görevlisinin işidir. Bu deneyim, tarihinin Selim devrine ayrılan defterine de yansımıştır; ne var ki o defterin tam da Mısır seferini anlatan bölümü günümüze ulaşmamıştır.
Selim’in Mısır dönüşünde atının sıçrattığı çamurla kirlenen kaftanının, padişahın vasiyetiyle tabutunun üzerine örtüldüğüne dair rivayet, Osmanlı ilmiye edebiyatının sevilen anlatılarındandır. Bu hikâye çağdaş belgelerle doğrulanamaz; sonraki dönemin ulemâ ile padişah arasındaki ideal ilişkiyi tasvir eden bir menkıbesi olarak okunmalıdır.
Selim’in ölümünden kısa süre önce, 1520 yılı başlarında kazaskerlikten alınarak yüz akçe yevmiyeyle Edirne Dârülhadis Medresesi’ne müderris tayin edildi; bu görev değişikliğinin sebebi kaynaklarda açık değildir. 1524’te İstanbul’da Fâtih Medresesi’ne, yani Fatih Sultan Mehmed’in kurduğu Sahn-ı Semân’a geçti.
Şeyhülislâmlık dönemi
Zenbilli Ali Efendi’nin ölümü üzerine Şâban 932, yani Mayıs 1526’da şeyhülislâm oldu ve makamda 1534’teki ölümüne kadar kaldı. Bu sekiz yıl, Kanuni’nin saltanatının ilk evresine denk gelir. Şeyhülislâmlık henüz ilmiye teşkilâtının tek başına zirvesi değildi; kazaskerler protokolde ve tayin yetkisinde onunla yarışıyordu. Makamın 16. yüzyıl ortasında kazanacağı üstünlük Ebussuud Efendi devrinde kesinleşecektir; fakat bu yükselişin başlangıcını Kemalpaşazâde’nin fetva otoritesinde görmek mümkündür. R. C. Repp’in Osmanlı ilmiye hiyerarşisi üzerine incelemesi bu dönüşümü onun şeyhülislâmlığı üzerinden tartışır.
Şeyhülislâmlığının en çok anılan olayı 1527’deki Molla Kabız davasıdır. Hz. Îsâ’nın Hz. Muhammed’den üstün olduğunu savunan Kabız, Divan-ı Hümâyun’da kazaskerler tarafından susturulamayınca ertesi gün Kemalpaşazâde ile İstanbul kadısı Sâdî Çelebi tarafından sorgulandı; Kemalpaşazâde onu ilzam ettikten sonra katline fetva verdi. Olay, Osmanlı devletinin dinî sınırları belirleme işini ilmiyenin en üst makamına devretmesinin erken bir örneğidir.
Fetvaları ve hukuk düşüncesi
Kemalpaşazâde’nin fetvaları birkaç alanda uzun süreli etki bırakmıştır. Safevîler konusunda, Şah İsmail’i ve akîdesini eleştirerek Şiîler’le savaşın cihad sayılacağını savunan bir risâle kaleme aldı; bu metin Yavuz’un İran seferinin dinî-hukukî zeminini hazırlayan belgeler arasında sayılır. Bu görüşü şeyhülislâm olmadan önce, müderrisliği sırasında yazdığı unutulmamalıdır; risâlenin tam tarihi ve resmî bir fetva mı yoksa şahsî bir görüş metni mi olduğu kaynaklarda net değildir. Tasavvuf konusunda ikili bir tutum sergiledi: raks, semâ ve devran gibi ritüelleri haram sayan fetvasıyla tekke pratiğine sınır çekerken, Muhyiddin İbnü’l-Arabî hakkında olumlu bir fetva vererek onun düşüncesinin Osmanlı ulemâsı nezdinde meşruiyetini pekiştirdi. Para vakıflarının meşruiyeti üzerine ilk müstakil çalışmayı yazdı ve câiz olduğu görüşünü benimsedi; bu mesele onun ölümünden sonra Çivizâde ile Ebussuud arasındaki tartışmada yeniden alevlenecektir.
Kelâm ve felsefede Fahreddin er-Râzî çizgisine bağlıdır; kader meselesinde takdirin ilme, ilmin ise mâlûma tâbi olduğunu, dolayısıyla kaderin cüz’î iradeyi ortadan kaldırmadığını savunmuştur. Hocazâde’nin Tehâfütü’l-felâsife’sine yazdığı hâşiye, felsefe ile kelâmı uzlaştırma çabasının ürünüdür. Eserlerinin sayısı kaynaklara göre 179 ile 226 arasında değişir; bu fark, risâlelerin ayrı eser sayılıp sayılmamasından ve nüsha karışıklığından kaynaklanır.
Eserleri ve tarihçiliği
Kemalpaşazâde’nin başlıca eseri, on defter hâlinde düzenlenmiş Tevârîh-i Âl-i Osmân’dır. Eser II. Bayezid’in emriyle yazılmıştır; padişah İdrîs-i Bitlisî’ye Farsça Heşt Bihişt’i ısmarlarken Kemalpaşazâde’den de herkesin anlayabileceği Türkçe bir tarih yazmasını istemişti. Bu iki eserin birlikte ısmarlanması, II. Bayezid devrinde hanedanın kendi tarihini resmî ve üslûplu bir biçimde yazdırma iradesini gösterir; Halil İnalcık’ın Osmanlı tarihçiliğinin doğuşu üzerine incelemesi bu dönemi, dağınık kronik ve menâkıb geleneğinden standart hanedan tarihine geçiş olarak tanımlar. Kemalpaşazâde’nin eseri bu geçişin Türkçe kanadıdır.
Her defter bir padişaha ayrılmıştır: birinci defter Osman Gazi’den başlar, sekizinci defter II. Bayezid’i, dokuzuncu defter I. Selim’i, onuncu defter ise Kanuni’nin 1526 Mohaç seferine kadar olan yıllarını anlatır. Onuncu defterin Mohaç seferi bölümü Mohaçnâme adıyla ayrıca tanınır. Eser bütün olarak elimizde değildir: Çelebi Mehmed’e ayrılan beşinci defter ile altıncı defterin 1443’e kadar olan kısmı bulunamamış, dokuzuncu defterin Mısır seferini anlatan bölümü de eksik kalmıştır. Fâtih devrini anlatan yedinci defter, müellifin kendi elinden çıkmış nüshasıyla günümüze ulaşan tek defterdir. Defterler 20. yüzyılda parça parça yayımlandı: Şerafettin Turan yedinci defteri 1957’de, birinci defteri 1970’te ve ikinci defteri 1983’te Türk Tarih Kurumu’nda neşretti; onuncu defter 1996’da, sekizinci defter 1997’de, dördüncü defter Koji Imazawa’nın hazırlamasıyla 2000’de aynı kurumdan çıktı; üçüncü defterin bir neşri 2014’te yapıldı.
Eserin kaynak değeri defterden deftere değişir ve bu ayrım İnalcık ekolünün kaynak tenkidinde önemli bir yer tutar. Kuruluş ve erken dönemi anlatan ilk defterler, yazarın kendi gözlemine değil, Âşıkpaşazâde, Neşrî ve anonim Tevârîh-i Âl-i Osmân geleneği gibi daha eski derlemelere dayanır; Kemalpaşazâde bu malzemeyi ağdalı bir inşâ üslûbuyla yeniden yazmış, yer yer akılcı yorumlar ve kendi kaynaklarından aldığı ek ayrıntılar eklemiştir. Bu yüzden ilk defterler, erken Osmanlı tarihi için bağımsız bir tanıklık değil, 16. yüzyıl başının bakış açısıyla süzülmüş bir yeniden yazımdır; 14. yüzyıl olaylarını anlatırken kullandığı kurum adları ve unvanlar çoğu zaman kendi devrinin diline aittir ve bu hâliyle erken döneme taşınmamalıdır. Buna karşılık son üç defter, yani II. Bayezid, I. Selim ve Kanuni’nin ilk yıllarını anlatan bölümler, yazarın bizzat yaşadığı ve kısmen içinde bulunduğu olaylara dayandığı için birinci elden kaynak niteliğindedir; Mısır seferi, Bayezid devri ilmiye ve saray çevresi ile Mohaç seferi için modern araştırmaların temel dayanaklarındandır. Yedinci defter de Fâtih devrini yaşamış kişilerden derlenen bilgiler içerdiği için ayrıca değerlidir.
Tarih dışındaki eserleri de geniştir. Fıkıhta Sadrüşşerîa’nın Tenkīhu’l-usûl’ünü şerh eden Tağyîrü’t-Tenkīh ve Vikāyetü’r-rivâye üzerine yazdığı Islâhu’l-Vikāye, medreselerde uzun süre okutulmuştur. Kelâm alanında Risâle fî vücûdi’l-vâcib ve Risâle fi’l-cebr ve’l-kader; tefsirde bazı sûrelere dair risâleler; dil alanında Farsça eş anlamlı kelimeleri işleyen Dekāiku’l-hakāik ve Farsça gramer-sözlük niteliğindeki Câmiu’l-Fürs bulunur. Edebî eserleri arasında dört yüzden fazla gazel içeren Divan’ı, 7777 beyitlik Yûsuf u Zelîhâ mesnevisi ve Sa‘dî’nin Gülistân’ına nazîre olarak yazdığı Nigâristân sayılır. Şiirlerinde mahlas kullanmaması dikkat çekici bir özelliktir. Dili, dönemin ilmî nesrine göre sade ve deyimlerle örülüdür; tarih eserinde ise bilinçli olarak süslü inşâyı tercih etmiştir.
Ölümü ve kabri
2 Şevval 940, yani 16 Nisan 1534’te İstanbul’da öldü; bazı kaynaklar günü 14 Nisan olarak verir. Edirnekapı dışında, Emîr Buhârî’nin damadı Mahmud Çelebi’nin zâviyesi hazîresine defnedildi. Kabrini öğrencilerinden Mısır kadısı Pîrî Paşazâde Mehmed Bey’in yaptırdığı aktarılır. 1971’de Haliç çevre yollarının yapımı sırasında hazîre ortadan kaldırılmış ve kabir başka bir yere nakledilmiştir; naklin yapıldığı yer ve kabrin bugünkü durumu kullanılan kaynaklarda açıkça belirtilmediğinden burada bir ziyaret noktası olarak tarif edilmemektedir.
Etkisi ve mirası
Kemalpaşazâde’nin mirası üç düzeyde ele alınabilir. Birincisi, Osmanlı Hanefî fıkhının kurumsallaşmasındaki yeridir: fetvaları ve şerhleri, sonraki yüzyılda Ebussuud Efendi’nin sistemleştireceği Osmanlı hukuk yorumunun hazırlayıcısı sayılır; para vakfı, tasavvuf ritüelleri ve mezhep dışı akımlar gibi meselelerde devletin tutumunu belirleyen ilk metinlerin bir kısmı ona aittir. İkincisi, şeyhülislâmlık makamının otoritesini kişisel ilmî ağırlığıyla yükseltmesidir; makamın ilmiyenin zirvesi hâline gelişi onun devrinde başlamış, halefleriyle tamamlanmıştır. Üçüncüsü tarihçiliğidir: Tevârîh-i Âl-i Osmân, hem II. Bayezid devrinin resmî tarih yazdırma siyasetinin ürünü, hem de Selim ve Kanuni devirleri için vazgeçilmez bir çağdaş kaynaktır. Osmanlı ilmiyesinde hem hukukçu hem tarihçi olarak bu ölçüde etkili olmuş başka bir isim azdır.
Tartışmalı anlatılar ve kaynakların sınırı
Doğum yılı (1468 ya da 1469) ve doğum yeri (Tokat, Edirne ya da Amasya) tartışmalıdır; ölüm günü kaynaklarda iki gün farkla verilir. Evlenip evlenmediği ve çocukları hakkında kullanılan kaynaklar bilgi vermez. İlmiyeye geçiş anlatısı ve çamurlu kaftan hikâyesi, çağdaş belge değil sonraki biyografi ve menâkıb literatürünün ürünüdür; bu sayfada rivayet olarak sunulmuşlardır. Safevîler’e karşı yazdığı metnin resmî fetva mı, şahsî risâle mi olduğu ve tarihi kesin değildir. Eser sayısı kaynaklara göre değişir. Tevârîh-i Âl-i Osmân’ın erken dönemi anlatan defterleri, kendisinden önceki kroniklerin yeniden yazımı olduğundan kuruluş devri için birinci elden kaynak gibi kullanılmamalıdır. Kabrinin bugünkü yeri doğrulanamamıştır. Popüler kültürde adı geçen dizi ve roman tasvirleri kaynak değeri taşımaz.
Kaynakça
- Şerafettin Turan – Şükrü Özen – İlyas Çelebi – M. A. Yekta Saraç, “Kemalpaşazâde” maddesi, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 25, Ankara 2002, s. 238–247. islamansiklopedisi.org.tr/kemalpasazade
- Abdülkadir Özcan, “Tevârîh-i Âl-i Osmân” maddesi, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 40, İstanbul 2011, s. 579–581. islamansiklopedisi.org.tr/tevarih-i-al-i-osman
- İbn Kemal, Tevârîh-i Âl-i Osmân, VII. Defter (çağdaş kronik; müellif hattı nüshadan), haz. Şerafettin Turan, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1957.
- Halil İnalcık, “The Rise of Ottoman Historiography”, Historians of the Middle East, ed. Bernard Lewis – P. M. Holt, Oxford University Press, London 1962, s. 152–167.
- R. C. Repp, The Müfti of Istanbul: A Study in the Development of the Ottoman Learned Hierarchy, Ithaca Press, London 1986 (Kemalpaşazâde bölümü).
- V. L. Ménage, “Kemāl Pas̲h̲a-zāde” maddesi, The Encyclopaedia of Islam, 2. baskı, c. IV, Brill, Leiden 1978, s. 879–881.
- İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c. II, Türk Tarih Kurumu, Ankara, s. 668–671.