Hüma Hatun

Fatih Sultan Mehmed’in annesi
Koyu nötr zemin önünde, gümüşi-mavi örtü ve altın kenarlı ipek entariyle olgun, sakin bir hanedan hanımını canlandıran temsilî tek figür portre

Hüma Hatun, Sultan II. Murad’ın eşi ve Fatih Sultan Mehmed’in annesidir. Varlığı Bursa şer‘iyye sicilleri ve Muradiye’deki türbesiyle belgelidir; buna karşılık kökeni hakkında ileri sürülen İtalyan, Sırp, Rum ve Yahudi iddialarının hiçbiri kaynakla desteklenmez.

Hüma Hatun kimdir?

Hüma Hatun, Sultan II. Murad’ın eşi ve Fatih Sultan Mehmed’in annesidir. 1449’da öldü ve Bursa’da Muradiye Külliyesi’nin doğusundaki türbeye defnedildi; bu yapı Hatuniye Kümbeti adıyla anılır.

Hakkında bilinenler sınırlıdır, fakat bu sınırlılık “kaynak yok” demek değildir. Varlığı ve Fatih’in annesi olduğu arşiv kaydıyla sabittir; belirsiz olan kökenidir. Bu ayrımı korumak önemlidir, çünkü onun adı etrafındaki tartışmaların neredeyse tamamı köken üzerinedir.

Kaynaklarda ne var?

Bursa şer‘iyye sicillerinin çeşitli defterlerinde Hüma Hatun, Sultan Mehmed’in annesi olarak kaydedilir. Muradiye’deki türbe ve ona ait vakıf kayıtları da bu kimliği destekler. Yani söz konusu olan, sonradan uydurulmuş bir ad değil, dönemin idarî ve hukukî kayıtlarında geçen bir kişidir.

Vakfiye kaydında adı Hatun binti Abdullah biçiminde geçer. Bu, Osmanlı belgelerinde sonradan Müslüman olmuş kişiler için kullanılan standart bir kalıptır: baba adı bilinmediğinde veya kişi ihtida ettiğinde “Abdullah oğlu/kızı” yazılır. Dolayısıyla kayıt bize bir şeyi kesin olarak söyler — Hüma Hatun Müslüman doğmamıştır — ve bir şeyi hiç söylemez: hangi halktan geldiğini.

Kökeni: iddialar ve dayanakları

Literatürde ve popüler yayınlarda birbirinden farklı köken iddiaları dolaşır. En çok tekrarlananlar İtalyan (bazen “Stella” adıyla), Sırp (Zeta prensliğinden ve Balšić ailesine mensup), Rum ve Yahudi kökenli olduğu yönündedir. Steven Runciman ve İlber Ortaylı gibi isimler Slav kökenli olma ihtimalini savunur.

Bu iddiaların ortak özelliği şudur: hiçbiri çağdaş bir belgeye dayanmaz. Hepsinin çıkış noktası, yukarıda anlatılan “binti Abdullah” kaydının Müslüman doğmadığını göstermesidir; gerisi bu boşluğun farklı biçimlerde doldurulmasıdır. Bir kaydın söylemediğini söylermiş gibi kullanmak, tarih yazımında sık rastlanan bir hatadır ve Hüma Hatun örneği bunun açık bir örneğidir.

Bu sayfada bir köken tercih edilmemektedir. Bilinen şudur: Hüma Hatun sonradan Müslüman olmuş bir hanedan hanımıdır; nereden geldiği bilinmemektedir.

“Binti Abdullah” ne demek?

Bu kalıbın ne söylediğini ve ne söylemediğini ayırmak, sayfanın en önemli noktasıdır.

Osmanlı belgelerinde kişiler baba adıyla kaydedilirdi: “falan oğlu falan”. Sonradan Müslüman olmuş bir kişinin babası Müslüman olmadığı için, belgede baba adı yerine Abdullah yazılırdı. Abdullah “Allah’ın kulu” anlamına gelir ve burada gerçek bir şahıs adı değil, standart bir idarî kalıptır. Aynı kalıp binlerce kayıtta görülür.

Dolayısıyla vakfiyedeki “binti Abdullah” ifadesi tek bir şeyi kesin olarak söyler: Hüma Hatun Müslüman doğmamıştır. Bunun ötesinde hiçbir bilgi vermez — ne hangi dinden geldiğini, ne hangi halktan olduğunu, ne nereden getirildiğini.

Köken iddialarının tamamı bu boşluğun doldurulmasından ibarettir. Bir kaydın sustuğu yeri, o kaydı delil göstererek doldurmak yöntem hatasıdır.

Türbesi ve hayır eserleri

Hüma Hatun, Bursa’da Muradiye Külliyesi’nin doğusundaki türbeye defnedildi. Yapı, sekizgen planlı ve kubbeli oluşuyla Hatuniye Kümbeti adıyla anılır. Türbenin oğlu tarafından yaptırıldığı kabul edilir.

Muradiye, Osmanlı hanedanının Bursa’daki son büyük defin alanıdır; başkentin İstanbul’a taşınmasından sonra da hanedan mensupları bir süre buraya gömülmeye devam etti. Hüma Hatun’un burada bulunması, öldüğü tarihin fetihten dört yıl önce olmasıyla da uyumludur — oğlunun İstanbul’u aldığını görmemiştir.

Adına kurulan vakıflar da kayıtlarda geçer. Hanedan kadınlarının vakıf kurması Osmanlı’da yerleşik bir uygulamaydı ve bu kayıtlar, haklarında başka bilgi bulunmayan kişilerin varlığını belgeleyen başlıca kaynaklardandır. Hüma Hatun örneğinde de durum budur: hakkında bildiklerimizin çoğu, dinî veya siyasî metinlerden değil idarî ve hukukî kayıtlardan gelir.

Oğlunun tahta çıkışını görmedi

Hüma Hatun 1449’da öldü. Oğlu Mehmed o sırada on yedi yaşındaydı ve beş yıl önce çıktığı tahttan indirilmiş, Manisa’da bulunuyordu. İkinci kez tahta çıkması 1451’de, annesinin ölümünden iki yıl sonra gerçekleşti.

Bu ayrıntı, Osmanlı’da “valide sultan” kurumunun neden bu dönem için anakronik olduğunu da açıklar. Sonraki yüzyıllarda padişah annesinin sarayda resmî bir konumu ve geliri olacaktı; Hüma Hatun ise oğlu padişah olmadan önce ölmüş, böyle bir konumu hiç taşımamıştır. Bu sayfanın Önemli Şahsiyetler altında yer almasının sebebi budur.

Adı ve karışma riski

Osmanlı hanedanında “Hüma” adını taşıyan başka kadınlar da vardır ve bu sayfa yalnız Fatih’in annesini anlatır. Ayrıca son yıllardaki televizyon yapımlarında bu ad bir karakter olarak kullanılmıştır; dizide çizilen kişilik, ilişkiler ve olaylar tarihsel kayıt sayılamaz.

Hanedan kadınları hakkında neden bu kadar az şey biliyoruz?

Hüma Hatun örneği tek başına bir eksiklik değil, erken Osmanlı kaynak yapısının genel bir özelliğidir. Aynı belirsizlik Nilüfer Hatun, Gülçiçek Hatun, Devlet Hatun gibi isimler için de geçerlidir.

Sebep, kaynakların ne için tutulduğuyla ilgilidir. Erken Osmanlı kronikleri hanedanın meşruiyetini kuran metinlerdir ve soyu erkekler üzerinden anlatırlar; kadınlar ancak siyasî bir evliliğin tarafı olduklarında veya bir olayın seyrini değiştirdiklerinde anılır. Vakıf kayıtları, sicil defterleri ve kitabeler ise idarî belgelerdir; kişinin kim olduğunu değil, ne yaptığını ve neye sahip olduğunu kaydeder.

Bu yüzden erken dönem hanedan kadınları hakkında elimizde çoğunlukla şu üç kaynak vardır: bir vakfiye, bir türbe kitabesi ve bir sicil kaydı. Üçü de kişinin varlığını ve bazı ilişkilerini kanıtlar, hayat hikâyesini vermez.

Bu boşluğun sonraki yüzyıllarda ve özellikle modern dönemde doldurulma biçimi ayrı bir konudur: eldeki tek ipucu (burada “binti Abdullah”) alınır, üzerine bir köken hikâyesi kurulur ve zamanla bu hikâye kaynakmış gibi dolaşıma girer. Hüma Hatun’un İtalyan, Sırp, Rum, Yahudi veya Fransız olduğu yönündeki iddiaların hepsi bu yolla üretilmiştir.

Sonraki valide sultanlardan farkı

Osmanlı’da padişah annesinin resmî bir kurum hâline gelmesi, 16. yüzyılın işidir. Hafsa Sultan’dan itibaren padişah annesi sarayda tanımlı bir konum, kendi dairesi, geliri ve protokoldeki yeri olan bir figürdür; valide sultan unvanı bu kurumsallaşmayı anlatır.

Hüma Hatun bu tablonun içinde değildir. Oğlu tahta çıkmadan iki yıl önce ölmüştür; dolayısıyla böyle bir konumu hiç taşımamıştır. Kendisine “valide sultan” demek, sonraki yüzyılların kurumunu geriye doğru yansıtmak olur. Bu, İnalcık Testi’nin anakronizm maddesinin tipik bir örneğidir ve bu sayfanın Önemli Şahsiyetler altında yer almasının sebebidir.

Aynı gerekçe, erken dönemin diğer hanedan kadınları için de geçerlidir. Bir unvanın sonradan ortaya çıkması, o unvanı taşımayan kişileri değersizleştirmez; sadece onları kendi dönemlerinin kavramlarıyla anmayı gerektirir.

Kaynakça

  1. Halil İnalcık, “Mehmed II” maddesi, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 28, 2003, s. 395–407.
  2. M. Çağatay Uluçay, Padişahların Kadınları ve Kızları, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1980.
  3. Leslie P. Peirce, The Imperial Harem: Women and Sovereignty in the Ottoman Empire, Oxford University Press, New York, 1993.