Kısa kimlik ve önemi
Fuzûlî, asıl adıyla Mehmed b. Süleyman, 16. yüzyılda Bağdat ile Kerbelâ arasındaki bölgede yaşamış; Türkçe, Farsça ve Arapça şiir ve nesir kaleme almış bir divan şairi ve âlimdir. Hayatı, Irak’ın art arda üç siyasî hâkimiyet değiştirdiği bir dönemde geçti: doğduğunda bölge Akkoyunlu Türkmenlerinin, 1508’den itibaren Safevîlerin, 1534’ten sonra ise Osmanlıların elindeydi. Kanuni Sultan Süleyman’ın Bağdat’ı fethiyle Osmanlı tebaası olduğunda yaşı elliyi geçmiş, ünü çoktan yayılmış bir şairdi. Osmanlı hâkimiyeti altında geçirdiği son yirmi iki yıl, en çok okunan eserlerinin yazıldığı ya da yayıldığı dönemdir: Leylâ vü Mecnûn mesnevisi, Kerbelâ olayını anlatan mensur Hadîkatü’s-Süedâ ve vakıf maaşını alamayışı üzerine yazdığı Şikâyetnâme. Türk edebiyatı tarihinde Fuzûlî, gazel türünün en büyük ustalarından biri ve Leylâ ile Mecnûn hikâyesinin Türkçedeki en etkili anlatıcısı olarak konumlandırılır; etkisi Anadolu, Azerbaycan ve İran sahasında yüzyıllarca sürmüştür.
Adı, mahlası ve unvanları
Asıl adı Mehmed, babasının adı Süleyman’dır; kaynaklarda Mehmed b. Süleyman el-Bağdâdî diye de anılır. “Fuzûlî” bir mahlastır ve şairin kendi seçimidir. Farsça divanının önsözünde, başka şairlerle karışmamak için kimsenin beğenip almayacağı bir mahlas aradığını ve bu kelimede karar kıldığını anlatır. Kelime iki yönlü okunmaya elverişlidir: “fazl” kelimesinin çoğulu olarak “erdemler, ilimler” anlamına gelebildiği gibi, gündelik dilde “lüzumsuz, haddini aşan” anlamını da taşır. Bu bilinçli çift anlam, şairin hem tevazu hem de kendine güven taşıyan tavrının bir parçası sayılır. Kendisine sonraki yüzyıllarda verilen “Bağdatlı Fuzûlî” ve “Fuzûlî-i Bağdâdî” nitelemeleri, aynı mahlası kullanan başka şairlerden ayırmak içindir; Osmanlı tezkire geleneğinde 16.–19. yüzyıllar arasında “Fuzûlî” mahlaslı birkaç başka şair daha kaydedilmiştir ve bu sayfa yalnız Bağdatlı Fuzûlî’yi anlatır. Resmî bir devlet unvanı yoktur; hayatı boyunca âlim ve şair olarak yaşamış, Osmanlı döneminde vakıf gelirlerinden bağlanan küçük bir maaşla geçinmeye çalışmıştır.
Doğumu, ailesi ve yetişmesi
Fuzûlî’nin doğum yeri ve yılı kesin olarak bilinmemektedir; kaynaklar farklıdır. Doğum yeri olarak Bağdat, Hille, Kerbelâ ve Necef ileri sürülmüştür. Abdülkadir Karahan, kaynakları karşılaştırarak Kerbelâ’da doğmuş olmasını “gerçeğe daha yakın” bulur; Hasibe Mazıoğlu da Kerbelâ’yı tercih eder. Doğum yılı için de tek bir tarih yoktur: Karahan, Farsça divanındaki bir kasidede elli yıldır şiir yazdığını söylemesinden hareketle şairin 1480’de veya bu tarihten birkaç yıl sonra doğduğunu tahmin eder; Muhsin Macit ve bazı araştırmacılar ise 888/1483 yılını verir. Bu sayfada doğum tarihi yaklaşık olarak 1480–1483 arası kabul edilmekte, kesin bir yıl yazılmamaktadır.
Menşe bakımından Akkoyunlu Türkmenlerinin Bayat boyundandır; Türkçe eserlerindeki dil özellikleri de bu Türkmen kökeni doğrular. Ailesi hakkında güvenilir bilgi azdır; babası Süleyman dışında yalnız oğlu Fazlî Çelebi hakkında, o da sınırlı olmak üzere, bilgi vardır. Fazlî de şairdir ve babasının mahlasıyla akraba bir mahlas seçmiştir. Türkçe divanının önsözünde Fuzûlî, ömrünün önemli bir kısmını aklî ve naklî ilimleri öğrenmeye harcadığını söyler; Arapça ve Farsçayı bu iki dilde bağımsız divan tertip edecek düzeyde bilmesi, düzenli bir medrese eğitimi aldığını gösterir. Hangi hocalardan ders aldığı kesin olarak bilinmiyor; kaynaklar ilk edebî zevkini Habîbî adlı bir şairden aldığını kaydeder. Fuzûlî’nin şiirle ilim arasında kurduğu ilişki, kendi cümlesiyle özetlenir: ilimsiz şiir temelsiz duvar gibidir ve temelsiz duvar itibarsızdır.
Osmanlı öncesi dönem: Akkoyunlu ve Safevî hâkimiyeti
Fuzûlî’nin hayatının Osmanlı öncesi kesimi, kaynakların en az aydınlattığı dönemdir ve burada Osmanlı dönemiyle bilinçli olarak ayrı tutulmaktadır. Doğduğu yıllarda Irak-ı Arap, Akkoyunlu Devleti’nin elindeydi. Kaynaklar, genç Fuzûlî’nin Akkoyunlu hükümdarı Elvend Bey’e bir kaside sunduğunu aktarır; bu, onun Akkoyunlu sarayına yakın çevrelerde tanındığını gösteren en erken işarettir. 1508’de Şah İsmail Bağdat’ı ele geçirdiğinde Fuzûlî, bölgede tanınan genç bir şairdi. Türkçe yazdığı Beng ü Bâde mesnevisini Şah İsmail’e ithaf etti; afyon ile şarabın karşılaştırıldığı bu kısa alegorik eser, Safevî hükümdarına sunulmuş bir edebî bağlılık jesti olarak okunur. Aynı dönemde Safevîlerin Bağdat valisi İbrâhim Han Musullu ile Kerbelâ ziyareti sırasında tanıştı; ona iki kaside ve bir terkibibend sundu ve bir süre onun himayesinde bulundu.
Bu dönemin yapısal çerçevesi önemlidir: 16. yüzyıl başında bir şairin geçimi, hükümdar ve vali çevresinden gelen caize ve in’âmlara, yani sunulan kasidelerin karşılığında verilen bağışlara dayanıyordu. Fuzûlî’nin Akkoyunlu, Safevî ve sonra Osmanlı hâmilerine sırayla kaside sunması, dönemin şairleri için olağan bir hayatta kalma stratejisidir; bunu siyasî bir taraf değiştirme olarak okumak anakronizm olur. Yavuz Sultan Selim’in 1514 Çaldıran zaferi Safevî gücünü sarstıysa da Bağdat Safevî elinde kaldı; Fuzûlî bu yıllarda Hille ve Kerbelâ çevresinde yaşamaya devam etti. Osmanlı öncesi dönemde yazıldığı kesin olan eserleri Beng ü Bâde ile Akkoyunlu ve Safevî ileri gelenlerine sunulan kasidelerdir; Farsça divanının bir kısmının da bu döneme ait olduğu düşünülür, fakat tek tek şiirlerin tarihlendirilmesi çoğu zaman mümkün değildir.
Bağdat’ın fethi ve Osmanlı hâmileri
Kanuni Sultan Süleyman’ın Irakeyn Seferi (1533–1536) sırasında Osmanlı ordusu 21 Cemâziyelevvel 941’de (28 Kasım 1534) Bağdat’a girdi. Şehir, Safevîlerin çekilmesiyle ciddi bir direniş olmadan Osmanlı yönetimine geçti; padişah kışı Bağdat’ta geçirdi; bu süre içinde Kerbelâ ile Necef’teki makamları ziyaret etti ve Bağdat’ta Ebû Hanîfe ile Abdülkādir-i Geylânî türbelerini onarttı. Fuzûlî, fethin ardından padişaha beş kaside sundu; bunlardan en ünlüsü, “Geldi burc-ı evliyâya pâdişâh-ı nâmdâr” mısraıyla fethe tarih düşürdüğü kasidedir. Aynı dönemde sadrazam Makbul İbrâhim Paşa’ya, Kazasker Abdülkadir Çelebi’ye ve Nişancı Celâlzâde Mustafa Çelebi’ye de kasideler takdim etti. Sefere katılan Osmanlı şairlerinden Hayâlî Bey ve Taşlıcalı Yahyâ Bey ile Bağdat’ta tanıştığı ve dostluk kurduğu kaynaklarda kaydedilir; bu tanışıklık, Fuzûlî’nin şiirlerinin İstanbul edebî çevrelerine ulaşmasında bir kanal olmuş görünmektedir.
Fuzûlî, Osmanlı sarayına gitmedi ve Irak dışına hiç çıkmadı. Karahan’ın tespitine göre Tebriz, Anadolu ve Hindistan’a gitme arzusunu şiddetle duyduğu hâlde doğup büyüdüğü bölgenin dışına çıkma imkânı bulamamıştır. Osmanlı dönemindeki hâmileri, İstanbul’daki devlet adamlarından çok Bağdat valileriydi: Üveys Paşa, Ca’fer Paşa, Ayas Paşa ve Mehmed Paşa’ya sunulmuş kasideler ve mektuplar vardır. Musul mirlivâsı Ahmed Bey’e ve Kadı Alâeddin’e de mektup yazmıştır. Kanuni’nin oğlu Şehzade Bayezid’e gönderdiği mektup ise şairin hanedan üyeleriyle kurduğu tek doğrudan yazışma olarak bilinir; bu mektubun tam tarihi ve şehzadenin cevabı hakkında güvenilir bilgi yoktur. Bütün bu ilişkiler, Osmanlı Irak’ında taşra yönetimiyle edebî himayenin nasıl iç içe geçtiğini gösterir: fethedilen bir vilâyetin şairi, merkezle değil, valilerle sürekli temas hâlindedir.
Şikâyetnâme ve vakıf maaşı meselesi
Fuzûlî’nin adının en çok anıldığı metinlerden biri, Nişancı Celâlzâde Mustafa Çelebi’ye yazdığı ve edebiyat tarihinde Şikâyetnâme diye bilinen mektuptur. Karahan’ın aktardığına göre Kanuni daha Bağdat’tan ayrılmadan şaire evkaftan bir maaş bağlanacağı sözü verilmiş, fakat bu maaş sonradan günlük dokuz akçe gibi onun azımsadığı bir miktarda kalmış; üstelik bu miktar bile vakıf görevlilerinden alınamamıştır. Fuzûlî, elindeki beratı vakıf idaresine götürdüğünde karşılaştığı tavrı mektubun ünlü açılış cümlesiyle anlatır: “Selâm verdim, rüşvet değildir deyü almadılar.” Devamında, hükmü gösterdiğinde de “faydasızdır” denilerek ilgilenilmediğini yazar. Mektup, Osmanlı taşra bürokrasisinde vakıf gelirlerinin dağıtımındaki keyfiliği ve rüşveti hicveden nesir üslubuyla Türk edebiyatının en tanınmış hiciv metinlerinden biri hâline gelmiştir.
Bu meselenin yapısal arka planı da anlatının kendisi kadar önemlidir. Osmanlı yönetimi fethettiği vilâyetlerde vakıfları yeniden kaydeder, gelir fazlasını merkezden tahsis ederdi; Bağdat’taki kutsal makamların vakıfları da bu düzenlemeye tâbi tutulmuştu. Şaire bağlanan maaş, doğrudan hazineden değil, bu vakıf fazlalarından ödenecekti. Fetihten hemen sonra vakıf gelirlerinin henüz düzene girmemiş olması, yerel mütevellilerin kendi çıkarlarını gözetmesi ve merkezin uzaklığı, dokuz akçenin bile ödenmemesini açıklayan etkenlerdir. Şikâyetnâme’nin kesin yazılış tarihi bilinmiyor; 1534 fethinden sonraki yıllara ait olduğu, mektubun içeriğinden anlaşılmaktadır. Popüler anlatılarda bu metin çoğu zaman “Osmanlı’da rüşvetin başlangıcı” gibi genel bir tez için delil olarak kullanılır; oysa metin tek bir vilâyette, tek bir vakıf idaresiyle ilgili, edebî abartıya açık bir şikâyettir ve imparatorluk genelinde bir çöküş tezinin kaynağı yapılamaz.
Eserleri
Fuzûlî üç dilde eser vermiş, hem manzum hem mensur yazmıştır. Eserlerinin yalnız bir kısmı tarihlendirilebilmekte, Osmanlı öncesi ile Osmanlı dönemine ait olanlar her zaman kesin olarak ayrılamamaktadır.
Türkçe eserleri şunlardır. Türkçe Divan: kaside, gazel, musammat ve rubâîleri içerir; gazel sayısı üç yüzün üzerindedir ve şairin asıl ününü bu gazeller taşır. Divanın önsözü şairin sanat anlayışını açıklayan başlı başına bir metindir; Hz. Peygamber’e yazdığı ve “Su Kasidesi” diye bilinen na’t, Türk edebiyatının en tanınmış kasidelerindendir. Divan ilk kez 1244/1828’de Tebriz’de basılmış, tenkitli neşri Kenan Akyüz ve arkadaşları tarafından 1958’de yapılmıştır. Leylâ vü Mecnûn: 942/1535 yılında yazılan, Bağdat valisi Üveys Paşa’ya sunulan mesnevi; Nizâmî’nin Farsça eserini örnek almakla birlikte hikâyenin motiflerinde ve sonunda bilinçli değişiklikler yapan, Türk klasik edebiyatının en güzel mesnevisi sayılan eserdir. Hadîkatü’s-Süedâ: Hüseyin Vâiz-i Kâşifî’nin Farsça Ravzatü’ş-şühedâ’sından hareketle yazılmış, fakat serbest bir uyarlama olan mensur maktel; bir mukaddime, on bab ve bir hâtimeden oluşur, Kerbelâ olayını anlatır, sonunda Kanuni’ye ve eseri yazmaya teşvik eden Bağdat valisi Mehmed Paşa’ya dua edilir. En eski nüshası 953/1546 tarihli olduğundan bu tarihten önce tamamlandığı bilinmektedir; iki yüz otuzu aşan yazma nüshası, onun Osmanlı coğrafyasında en çok okunan eseri olduğunu gösterir. Beng ü Bâde: Şah İsmail’e ithaf edilen, afyon ile şarabın karşılaştırıldığı alegorik mesnevi. Hadîs-i Erbaîn Tercümesi: Câmî’nin kırk hadis tercümesinin Türkçesi. Mektuplar: Şikâyetnâme dahil beş Türkçe mektup. Sohbetü’l-Esmâr adlı meyvelerin konuştuğu mesnevinin ona ait olup olmadığı tartışmalıdır.
Farsça eserleri: Türkçe divandan daha hacimli bir Farsça Divan; Sâkînâme diye de bilinen Heft Câm mesnevisi; Enîsü’l-Kalb kasidesi; Farsça muammalar; ruh-beden ilişkisini alegorik biçimde anlatan Sıhhat u Maraz; rind ile zâhidin tartışmasını anlatan mensur Rind ü Zâhid. Arapça eserleri: on bir kasideden oluşan ve eksik olduğu düşünülen Arapça şiirler ile akaid konularını işleyen mensur Matla’u’l-i’tikad. Şâh u Gedâ adlı bir mesnevinin ona nispeti ise kabul görmemektedir.
Edebî etkisi
Fuzûlî’nin etkisi, dilinin ve sanat anlayışının iki özelliğinden kaynaklanır. Birincisi, Türkçesinin Azerî Türkçesi özellikleri taşımakla birlikte Osmanlı Türkçesinden uzak olmamasıdır; bu sayede hem Azerbaycan hem Anadolu sahasında okunmuş ve her iki edebiyatın klasik şairi sayılmıştır. Fuad Köprülü, onu Osmanlı ve Azerî edebiyatlarının müşterek şahsiyeti kabul etmenin edebiyat tarihi bakımından zorunlu olduğunu belirtir. İkincisi, gazellerindeki samimiyet ve derinliğin, kasidelerindeki fikir ve belâgat oyunlarından bilinçli olarak ayrılmasıdır. Karahan, gazel tarzındaki sadeliğine karşılık kaside tarzındaki karmaşık mazmun sistemiyle Fuzûlî’yi, 17. yüzyılda yaygınlaşacak Sebk-i Hindî üslubunun ilk habercisi sayar.
Osmanlı şairleri onun gazellerine yüzyıllar boyunca nazireler yazdı; 16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar tezkireler ve mecmualar Fuzûlî’nin gazellerini örnek metin olarak kaydetti. Leylâ vü Mecnûn, Türkçe konuşulan bütün coğrafyada aşk ve bağlılığın simgesi hâline geldi ve hikâyenin sonraki Türkçe anlatımlarını belirledi. Hadîkatü’s-Süedâ, Muharrem meclislerinde okunan bir metin olarak hem Sünnî hem Şiî çevrelerde yayıldı; Alevî-Bektaşî geleneği Fuzûlî’yi yedi büyük ozandan biri sayar. Şiirleri Osmanlı musikisinde de yaşadı: Karahan’ın tespitine göre yüzden fazla şiiri, çoğu gazel olmak üzere, dinî ve din dışı formlarda bestelenmiştir. Modern dönemde Fuzûlî, Türkiye’de ve Azerbaycan’da millî edebiyat kanonunun kurucu isimlerinden biri olarak öğretilir; bu ikili sahiplenme, aşağıda ele alınan sınıflandırma tartışmasının da sebebidir.
Fuzûlî bir Osmanlı şairi midir?
Bu soru dürüstçe cevaplanmalıdır, çünkü Fuzûlî’nin hayatının kronolojisi basit bir “Osmanlı şairi” etiketiyle örtüşmez. Doğumundan yaklaşık elli yaşına kadar Akkoyunlu ve Safevî tebaasıydı; ilk eserlerini bu hâmilere sundu; Osmanlı sarayına hiç gitmedi; dili Anadolu’daki yazı dilinden farklı Azerî Türkçesi özellikleri taşır. Öte yandan hayatının son yirmi iki yılını Osmanlı hâkimiyetinde geçirdi; Kanuni’ye ve Osmanlı devlet adamlarına kasideler sundu; Leylâ vü Mecnûn’u Osmanlı valisine, Hadîkatü’s-Süedâ’yı Osmanlı döneminde yazdı; Şikâyetnâme Osmanlı vakıf düzenine yazılmış bir metindir ve eserlerinin en geniş okur kitlesi Osmanlı coğrafyasında oluştu. Azerbaycan edebiyat tarihçiliği onu millî klasik olarak sahiplenir; Türkiye’deki edebiyat tarihçiliği aynı gerekçelerle Türk edebiyatının ortak mirası sayar. Bu sitede Fuzûlî’nin Yükselme Dönemi Önemli Şahsiyetler kategorisinde yer almasının gerekçesi, onun Osmanlı öncesi geçmişini yok saymak değil, en önemli eserlerinin Osmanlı hâkimiyeti altında yazılması veya yayılması ve Osmanlı edebiyatı üzerindeki belirleyici etkisidir. Sayfada Osmanlı öncesi dönem ayrı bir bölümde tutulmuş, hangi eserin hangi döneme ait olduğu belirtilmiştir; kesin tarihlendirilemeyen eserler için bu belirsizlik açıkça yazılmıştır.
Mezhebi ve inanç dünyası
Fuzûlî’nin Şiî mi Sünnî mi olduğu uzun süre tartışılmıştır ve tartışma kapanmış değildir. Köprülü, 1924’te Külliyyât-ı Dîvân-ı Fuzûlî’ye yazdığı önsözde onun İmâmiyye Şîası’na mensup olduğunu ileri sürmüş; buna karşı çıkan görüşler ise Hadîkatü’s-Süedâ’nın Sünnî çevrelerde de okunmasına, dört halifeye yazdığı övgülere ve Matla’u’l-i’tikad’da akaid konularını Ehl-i sünnet’in genel ölçüleri çerçevesinde işlemesine dayanmıştır. Karahan, bugünkü araştırmaların onun mutedil bir İmâmiyye Şîası mensubu olduğu görüşünde yoğunlaştığını kaydeder. Kerbelâ ve Necef gibi Şiî ziyaret merkezlerinin çevresinde yaşamış, Kerbelâ olayı üzerine dönemin en etkili maktelini yazmış bir şair için bu tartışmanın kendisi, 16. yüzyıl Irak’ında mezhep sınırlarının bugünkü kadar keskin olmadığını gösterir. Bu sayfada tek bir görüş kesin gerçek olarak sunulmamaktadır.
Ölümü ve mezarı
Fuzûlî, 963 (1556) yılında Bağdat ve çevresini kasıp kavuran büyük veba salgını sırasında öldü. “Geçti Fuzûlî” ifadesi bu tarihe düşürülmüş tarih mısraı olarak kaydedilmiştir. Ölüm yeri konusunda kaynaklar Bağdat ile Kerbelâ arasında ayrılır; Karahan en sağlam rivayetlere göre ölüm yerinin Kerbelâ olduğunu yazar. Kerbelâ’da, Hz. Hüseyin’in türbesi yakınında gömülü olduğu kabul edilir. Bektaşî geleneğinde aktarılan, mezarının Abdülmü’min Dede türbesinde bulunduğu iddiasının tarihî bir dayanağı yoktur. Bugün Kerbelâ’da onun adına gösterilen mezar yerinin özgün kabri birebir temsil edip etmediği kesin değildir. Türkiye sınırları içinde Fuzûlî’ye ait bir türbe veya ziyaret yeri bulunmamaktadır.
Tartışmalı anlatılar ve kaynakların sınırı
Fuzûlî hakkındaki bilgilerin büyük kısmı kendi eserlerinden, özellikle divan önsözlerinden, kasidelerinin ithaf edildiği kişilerden ve mektuplarından çıkarılır; 16. yüzyıl Osmanlı tezkireleri onun hakkında az ve çoğu ikinci elden bilgi verir. Bu yüzden doğum yeri ve yılı, eğitimi, ailesi ve ölüm yeri hakkında kesin hüküm kurmak mümkün değildir. Şikâyetnâme’nin Osmanlı genelinde rüşvetin başlangıcını belgelediği yolundaki yaygın kanı, tek bir vilâyet vakfına ilişkin edebî bir hicvi imparatorluk ölçeğinde bir teze dönüştürdüğü için burada kaynak sayılmamıştır. Ders kitaplarında uzun süre verilen 1495 doğum tarihi, Karahan’ın Farsça divandaki iç delile dayanan tahminiyle terk edilmiş; bugün 1480 ile 1483 arası kabul edilmektedir. Fuzûlî’nin Kanuni ile yüz yüze görüştüğüne, İstanbul’a davet edildiğine ya da bu daveti reddettiğine dair anlatılar kaynaklarla desteklenmez; bilinen tek şey Bağdat’ta padişaha kasideler sunduğudur. Portresi bilinmemektedir; bu sayfadaki görsel temsilî bir canlandırmadır ve benzerlik iddiası taşımaz.
Kaynakça
- Abdülkadir Karahan, “Fuzûlî” maddesi, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 13, İstanbul 1996, s. 240–246. islamansiklopedisi.org.tr/fuzuli
- İskender Pala, “Leylâ vü Mecnûn” maddesi, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 27, Ankara 2003, s. 162–164. islamansiklopedisi.org.tr/leyla-vu-mecnun
- Şeyma Güngör, “Hadîkatü’s-Suadâ” maddesi, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 15, İstanbul 1997, s. 20–22. islamansiklopedisi.org.tr/hadikatus-suada
- Yusuf Halaçoğlu, “Bağdat — Osmanlı Dönemi” maddesi, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 4, İstanbul 1991, s. 433–437. islamansiklopedisi.org.tr/bagdat
- Muhsin Macit, “Fuzûlî” maddesi, Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü, Ahmet Yesevi Üniversitesi, 2013 (güncelleme 2020). teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/fuzuli-mdbir
- Hasibe Mazıoğlu, Fuzûlî ve Türkçe Divanı’ndan Seçmeler, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara 1986.
- Fuzûlî, Türkçe Divan (tenkitli neşir): Kenan Akyüz, Süheyl Beken, Sedit Yüksel ve Müjgân Cunbur, Fuzûlî Divanı, Ankara 1958; Şikâyetnâme ve diğer mektuplar için Abdülkadir Karahan, Fuzûlî’nin Mektupları, İstanbul 1948 (birincil metin, düzey A).
- Fuzûlî, Leylâ vü Mecnûn, haz. Muhammet Nur Doğan, İstanbul 1996; Hadîkatü’s-Suadâ, haz. Şeyma Güngör, Ankara 1987 (tenkitli neşirler, düzey A).
- M. Fuad Köprülü, “Fuzûlî’nin hayatı ve eserleri” mukaddimesi, Külliyyât-ı Dîvân-ı Fuzûlî, İstanbul 1924 (mezhep tartışmasının başlangıç metni).