İnşaatın Başlaması ve Sinan'ın Vizyonu
Selimiye Camii'nin inşası 1569 yılında başladı. Sultan II. Selim, Edirne'yi ikinci başkent olarak son derece sevdiği ve bu şehirde kendi adını taşıyan büyük bir eser bırakmak istediği bilinmektedir. Mimar Sinan, bu yapı için tamamen yeni bir yaklaşım benimsedi; uzun yıllardır tasarım denemesi olarak sürdürdüğü merkezi kubbe anlayışını burada en olgun biçimiyle hayata geçirdi. Sinan daha sonra kaleme alınan biyografisi Tezkiretü'l-Bünyan'da Selimiye'yi kendi şaheseri olarak tanımlamış; Süleymaniye Camii'ni ise "çıraklık eseri" saydığını ifade etmiştir. Bu değerlendirme, Selimiye'nin mimari iddiasının ne denli büyük olduğunu anlamamıza yardımcı olur.
Kubbe ve Mimari Yenilikler
Selimiye'nin en çarpıcı özelliği, 31,5 metrelik çapıyla Bizans'tan devralınan Ayasofya'nın kubbesini geçen dev merkezi kubbesidir. Sinan bu kubbeyi sekiz büyük fil ayağı üzerine oturttu; bu sistem hem yapısal yükü dağıttı hem de duvarları inceltmesine olanak tanıdı. İnce duvarlara açılan büyük pencereler, iç mekânı Osmanlı camilerinde görülmemiş bir aydınlıkla doldurur. Dört minarenin her biri 71 metre yüksekliğindedir; minareler cami kütlesinin dört köşesine yerleştirilmiştir. Bu yerleşim düzeni, yapıya hem dengeli bir siluet kazandırmış hem de iç mekânda sütun ve paye yükünü azaltmayı mümkün kılmıştır.
İç Mekân ve Süsleme
Selimiye'nin iç mekânı, Osmanlı çini sanatının en parlak dönemine tanıklık eder. İznik atölyelerinden getirilen çiniler, koyu kırmızı ve kobalt mavinin yoğun kullanımıyla dikkat çeker; bitkisel ve geometrik motifler duvarları, mihrabı ve minberi kaplar. Mermer mihrap, dönemin en ince işçiliğini sergilerken müezzin mahfeli sütunların üzerindeki zarif ahşap ve mermer işçiliğiyle bütünleşir. Selimiye'nin aydınlık kubbesinin altına girdiğinde hissedilen genişlik ve dikey boyut, ziyaretçilerde derin bir estetik deneyim yaratır.
Külliye Yapısı
Selimiye Camii, tek başına durmayan bir yapıdır; onu çevreleyen külliye bütünüyle birlikte değerlendirilmelidir. Külliye; cami, dört medrese, darülhadis, arasta çarşısı ve sıbyan mektebinden oluşur. Arasta çarşısı, bugün hâlâ işlevsel bir ticaret mekânı olarak kullanılmaktadır; buradaki kira gelirleri caminin bakım giderlerini karşılamak üzere vakıf sistemine dahil edilmiştir. Selimiye Külliyesi'nin bu bütüncül yapısı, Osmanlı vakıf mimarisinin nasıl işlediğini ve kentsel dokunun nasıl biçimlendirildiğini anlamak açısından eşsiz bir örnek sunar.
Sultan II. Selim'in Vefatı ve Külliyenin Tamamlanması
Selimiye Camii, 1574 yılında tamamlandı; ancak Sultan II. Selim bu yılın sonunda, caminin açılışını görür görmez hayatını kaybetti. Yapının tamamlanması ve Sultan'ın vefatı neredeyse eş zamanlı gerçekleşti. Bu tarihsel tesadüf, Selimiye'yi hem bir zafer anıtı hem de bir cenaze mirası olarak tarihin sayfalarına yazdı. Mimar Sinan, bu yapıyı tamamladığında seksen yaşını aşmıştı; bu başarı, onun yaratıcı kapasitesinin yaşlılıkla zayıflamadığını aksine olgunlaştığını gösterir. Sinan'ın Selimiye'yi "şaheserim" olarak anması, bugün hâlâ hem Türk hem de dünya mimarisi tarihinin en anlamlı öz değerlendirmelerinden biri sayılır.
UNESCO Mirası ve Günümüzdeki Önemi
Selimiye Camii 2011 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne alındı. Bu karar, yapının evrensel mimari değerini uluslararası alanda tescilledi. Günümüzde camii, hem aktif bir ibadet yeri hem de dünyanın dört bir yanından gelen ziyaretçilerin uğrak noktasıdır. Mimar Sinan'ın ölümsüzleştirdiği bu yapı, Sultan II. Selim'in adını tarihte yaşatmaya devam etmektedir; Kanuni Sultan Süleyman'ın mirasının gölgesinde kalmış bir padişahı, en azından mimari bakımdan, kalıcı olarak öne çıkarmaktadır.